Mehmet Söğüt: Hiçleştirilmenin Hikâyesidir…

‘‘Tünel Korkusu‘‘ adlı romanı okurken, ‘‘Örümcek ağına düşmüş sinekler gibiyiz,‘‘ dedim kendime. Çırpındıkça sarmalıyor bizi bu ağ. Tek kişilik çıkışlar sonuç vermiyor. Aslında acı bir hikâyedir insanın tarihi. Böcekleştirilmenin hikâyesi de diyebiliriz buna. Savaşlara katıldık. Kahraman olacağımızı söylemişlerdi. Ve öyle de sanıyorduk. Fakat bir dilim ekmeğe muhtaç hale getirildik. ‘’Tünel Korkusu’’ Utku Erişik tarafından kaleme alınmış ve Çınar Yayınları’dan çıkmıştır. Adeta bir imgeler geçidi. Konular ayrıksı gibi görünse de, kitabı bitirdiğin zaman anlıyorsun aradaki bağlantıları. Ahenkle ilerliyor kitap ve hüzünle okuyorsun. Çünkü savaşlarda acıklı olaylara tanıklık etmiştir kahramanımız; Nagazika ve Hiroşima gibi… m-sogut

1 Eylül 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı‘na, 1945’te Amerika Japonya’nın iki şehrine Atom bombası atarak son noktayı koyuyor. Nagazaki ve Hiroşima‘da denenen bu iki bomba, bombanın yapımında yer alan bilim adamlarının barış umutlarını yerle bir ediyor…

Her bir satırı iç burkuyor romanın. Anaforun ortasında olduğumuzu görüyoruz. Savaşı ısrarla yürütenlerin dışında, hiç kimsenin savaşta çıkar sağlamadığını anlıyoruz.

Roman kahramanı ilginç bir açıklamaya tanıklık ediyor; ‘’Üç mesleğim var, üç dil biliyorum, üç yıl boyunca savaştım, üç çocuğum var ve üç aydır işsizim; ama yalnızca tek bir şey istiyorum: Bir iş…’’ Bu kelimeler nasıl kullanılıp atıldığımızın en açık kanıtı değil midir? Hem Türkiye‘de böylesine binlerce insan yok mu? Niye gidip sakatlandığını bile bilmeyen on binler… Sorsan neden gittiğini doğru dürüst bir açıklamaları da yoktur. En fazla, ‘‘Vatan bölünecekti, ‘‘ diyecekler.

Kandırmacıların hasta fikirlerine ve hırslarına kurban olduklarını anlatsan anlamazlar. Yeryüzünde birçok milletin eşitçe bir arada yaşadığını söylesen inanmazlar. Beyinleri almaz. Ve öylesine köreltilmişler ki, bir adım ilerisini görebilecek durumda değiller. Her neyse romanımızın akışına dönelim.

Roman bizi alıp Kore’ye götürüyor, yani 1950’lere. Niçin savaşa gitmişlerdi o insanlar sahi? Kim sordu çocuklarının neden gidip de geri dönmediğini, sakat kalıp da kuru ekmeğe muhtaç kaldığını… Böcektiler birkaç çıkar taifesinin gözünde. Böceğe dönüştürülmüştüler. Öyle olmasaydı itiraz eder, tanımadıkları, bilmedikleri bir coğrafyaya çocuklarını yollamazlardı.

Yüzlerce insanın ölmesi sistemi niye ilgilendirsin ki. Sonuç itibariyle ölenler fakir fukara çocuklarıydı. Sistem sahiplerinin göbekleri büyüyor, çocukları da semirdikçe semiriyordu. Amerikalılar bunun farkına vardıklarında itiraz sesleri yükselmişti. İyi ki de öyle olmuş. Yoksa, kim bilir daha kaç Anadolu ve Kürdistan çocuğu ölürdü. Ve Anadolu insanından yine çıt çıkmazdı. Vatan, bayrak uğruna ölmeye devam ederlerdi!

O coğrafyada böcekleşmekle de yetinilmemiş, bazıları da canavarlaştırılmıştı. Onurlu duruşa sahip hiç kimseye tahammül edemiyorlardı. Sistemin istemlerini sorgusuz sualsiz yerine getiriyorlardı. Ve sistemin çıkarlarına alet olan bu canavarların dişlerine kan değiyor ve kan tadına alışıyorlardı.

Savaş kanayan bir yaradır, ocaklarımızı ve yerküreyi kurutan bir illettir. Roman kahramanı sadece ülkem insanının acılarına tanıklık etmez. Berlin’in ikiye bölünüşüne de tanıklık eder. İnsanlık için bir sistem kurduk iddiasında olan Doğu Almanya, batıya geçmek isteyenleri gözünü kırpmadan öldürür. Ülkemde olduğu gibi, çekilen sınırlar kardeşi kardeşten, akrabayı akrabadan ayırır. Daha sonra, yıkılan duvarın inilti seslerini de bize yansıtır.

Latin Amerika’ya gider oradan. Salvador Allende’nin seçimle başa geldiği Şili’ye… Kansız bir devrim olmuştur orada. Sütü olmayana süt, ekmeği olmayana ekmek verilmiştir. 1973’te ülkesinin askerleri parlamentoyu basar, Allende askerlerin karşısında yiğitçe savaşır ve can verir oracıkta. 1 Eylülde radyolar Salvador Allende’nin öldürüldüğünü açıklar. Ve Şair Neruda ölür kahrından. Sistem, insanca bir yaşama tahammül edememiştir çünkü. Roman kahramanımız tüm bunlara tanıklık ederken, 2003’lerde Amerika’nın Irak’a saldırısına kadar uzanır. Tüm bu olup bitenler izlenilir sadece. Tüketmekle, verileni olduğu gibi kabul etmekle meşguldür insanlık.

Bu roman imgelerle ve estetik örgüsüyle acımasızlıklarla dans eden tarihimize ışık tutuyor. Hediye olarak verilen bu romanı iyi ki de okudum. Bana çok şey verdi. Dünyanın ahvalini tekrardan bana düşündürttü. Umutsuzluğa kapılmadım. Bertolt Brecht’in şiirinde belirttiği gibi, ‘’İnsan dediğin nice işler görür, generalim, / Bilir uçmasını, öldürmesini, insan dediğin./ Ama bir kusurcuğu var:/ Bilir düşünmesini de.’’ Evet, yazar bu şiiri alıntılayarak, dünyanın nasıl kurtulacağını da bize işaret eder. Bugün insan robotlaştırılmış olabilir ve robotlaştırıldığı için öldürebilir, ama bir kusurcukları da var: Bilirler düşünmesini.

Mehmet Söğüt

tk

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s