Edebiyat ve Siyaset: Sinan Çiftyürek

Teknik bir hata ve bizim dikkatsizliğimizden dolayı 23.03.17 günü  eksik yayınlanan yazının tümünü, yazarımız Sinan Çiftyürek´den ve siz okurlarımızdan özür dileyerek bu defa olduğu gibi yayınlıyoruz. Pirtûk û Wêje

SORUNLU BİR ALAN, AYDIN VE SİYASET İLİŞKİSİ

Giriş
Tarihi eleştirel irdelemek elbette aydının sorumluluğudur ama aydınların bu sorumluluk sınırını aşarak yer yer tarihi salt eleştirmek gibi bir zaafa düştükleri de bilinir. Bugün ise tarihten davacı olmak aydınlar, özellikle de sözde „tarafsız“ aydınlar arasında moda oldu. Yeni Dünya Düzenin (YDD) ideolojik-kültürel kodlaması ile davranan „aydınlar“da son yıllarda geçmiş sosyalist rejimlerin „total“lığı ve Stalin’in „diktatörlüğü“ üzerine yazınsal faaliyet artık ayağa düştü.

sc

Bu modaya bizim yeni kuşak aydınlar da hızla ayak uydurmaya başladılar. Roman, öykü, deneme yazanlar, yazınsal üretimin bir yerinde illaki sosyalist rejimlerle, İtalyan, Alman faşizmini aynı kefeye koyan beyanlarda bulunuyorlar. Yani cephaneliği „Stalinizm“le ilgili suçlamalardan ibaret olan aydınların sayıları bizde de gittikçe artıyor. Ve YDD’nin ideolojik-kültürel hegemonya koşullarında bu, bir süre daha artarak devam edecek gibi görünüyor.
Politik edebiyattan fersah fersah uzaklaşanlar nedense eski sosyalist rejimlere saldırıyı öncelikli sorumlulukları arasında sayıyorlar. Adeta bir yerlere „bakın biz totaliter sosyalist rejimlere karşı eleştiri ge- liştiriyoruz“ dercesine mesaj veriyorlar.

Eleştiriler irdelendiğinde, yapılanın geçmiş tarihin eleştirel irdelenmesi değil, dünyaya damgasını vurmuş, proleter devrimler çağına yol açmış bir tarihi evrenin ve dinamiklerinin kestirmeden „mahkûm“ edilmesi olduğu görülür.

„Ben sosyalist, hatta devrimci değilim“ diyen birisini neden böyle düşünüyorsun diye eleştiremeyiz. Ama ağzı kalabalık bu liberallerin, sabah-akşam reel sosyalizmin şahsında bilimsel sosyalizme küfretmelerine ve emperyalist YDD’nin başını çeken rejimleri „demokrasi kaleleri, çağdaş demokrasiler“ diye göklere çıkarmalarına da karşı duracağız. Onlar nasıl ki sosyalizmi eleştirmekten öte küfretme hakkını kendilerinde görüyorlarsa bizim de bu saldırılar karşısında sosyalizmi savunma hakkımız ve görevimiz var.

Dün de bugün de devrimin saflarında olanların (yani sosyalizm cephesinin içerisinde yer alanların) reel sosyalizme eleştirel yaklaşımları baş tacımızdır. Fakat dün hasbelkader devrimci saflara bulaşmış ve kısa sürede pişmanlık duyarak safları terkedip „aydın, sanatçı“ olmaya karar verenlerin sosyalizme küfürlerini yanıtsız bırakmayacağız. Bu sonradan aydın olmaya karar verenler, „bir görmemişin oğlu olmuş, çekmiş çükünü koparmış“ misali davrananlar, bir aydın, bir yazar için çok kötü bir danışman olan öfkeyle sosyalizme saldırıyorlar, adeta lanetliyorlar. Onlara bu öfkeyi aşılayanların emperyalist merkezler olduğunu biliyoruz.

Sorgulamak, geçmiş ve bugüne değin soru sormak elbette öğrenmenin anlamıdır. Geçmiş kadar bugünü de sorgulayacak zengin bir yazınsal üretim aydınlarımızın önünde bir görev olarak dururken, dayanaksız ve haksız olarak sosyalizme küfretmeleri anlaşılır değil.
Tarih romancılığı ya da „tarafsız, politik olmayan edebiyat“ adı altında bugün toplumu kuşatan çelişki ve çatışma dinamiklerini atlayan her yazar, her aydın büyük yazar ya da aydın olamaz. Unutmayalım ki büyük aydınlar, yazarlar (ve bizde de Cigerxwun, Y. Güney, N. Hikmet) sınıflararası çelişki ve çatışmaların derinleştiği her yerde, kavganın şiddetlendiği tarihsel toplumsal koşullarda kavganın bir tarafında yer alarak büyük sanatçı, aydın olabilmişlerdir.
Kürt edebiyatı bir canlanma süreci yaşıyor. Ancak Kürdistanlı işçi ve emekçilerin, işsizlerin yaşamsal sorunlarını, ulusal baskı altındaki halkımızın ulusal özgürlükçü talep ve kavgasını tema olarak içermeyen bir edebiyatın ilerletici olacağına inanmıyorum.

Günümüz aydın ve yazarı tam anlamıyla „pazarın acımasızlığı ile pazarın parlak istemlerinin kıskacında“dır. Piyasa kaygısı taşıyan yazarın, pazarda yer edinebilmek için nelere boyun eğdiği, ne tür cambazlıklara başvurduğu az çok bilinir. Kısacası, para egemen kapitalist düzende aydının çıkış yolu, düşünsel ve pratik aktivitesi ile devrimci sürece dahil olmasıdır.
Genel olarak Mezopotamya’nın özelde de Kürdistan’ın uygarlık tarihindeki kültürel değerlerini ya da uygarlığa katkılarını açığa çıkarmak önemlidir. Çünkü kültür bir halkın „köküdür, tarihidir“. Bu yön- de çubuğu tersine bükmenin de ötesinde, tarihi ve uygarlığı sadece Kürtlerle başlatıp bitiren saçma tezler bir yana, Kürdistan’ın uygarlık tarihindeki yerini açığa çıkarmaya dönük her çalışma anlamlıdır ve desteklenmelidir.

Hızla gelişen kapitalist üretim ve büyüyen kentleşme, kültürün maddi ve manevi öğelerini nasıl etkiliyor? Olumlu katkılarına karşılık, olumsuz/yıkıcı sonuçları nelerdir? Yıkıcı sonuçlarının sadece barajlar altında kalan kültürel değerlerden ibaret olmadığını bilmemiz gerekiyor. Halen gün ışığına çıkarılmamış yazılı ve sözlü edebiyatımızın derlenmesi bu çerçevede önem kazanıyor.

Kürdistan’da kültürün maddi ve manevi öğelerinin yeniden şekillendiği bir süreçteyiz. Kapitalizmin yol açtığı yabancılaşma; doğal evrimiyle büyümek yerine, savaşın ürünü olarak hızla büyüyen kentlerimizin daha doğrusu taşralaşan kentlerimizin ağır sorunları; gerek köyden kente taşıdığı, gerekse kentte yeni boy veren kültürel öğeler; gerek savaşın, gerekse kapitalizmin yol açtığı açlık, yoksulluk, işsizlik ve umutsuzluğa düşen halk yığınlarının dev sorunları ve nihayet yüzü geçmişe dönük olan „dondurulmuş güven“lerin çözülmeye başlamasının yol açtığı manevi yıkım karşısında aydınlarımızın, sanat- çılarımızın tutum ve yönelişleri nedir?

Aydınlarımız ve sanatçılarımız bu ülkede artık kapitalizme özgü karşıt sınıfların varlığını kabul ediyorlar mı? Yoksa halen feodal kalıntılar takıntısına takılıp, Kürt ulusunda modern toplumlara özgü iki sınıf ve bu sınıfların karşıt kültürel değerlere sahip olduklarını red mi ediyorlar? Halen feodal takıntıya takılıp kalanlara şunları hatırlatıyoruz:

Kapitalizmin artık Kürdistan’da da en „kutsal“, en „mahrem“ değerleri bile piyasaya sürmeye başladığını ve „geçmişin mesajları“ olan kimi kültürel değerlerin hızla yıkımında „peygamberler diyarı“ Urfa’da bile yol aldığını, hatta artık insan neslinin sürekliliği işlevinden kopartılan cinsel yaşam tarzının artık Avrupa sınırlarını aşıp Urfa’ya, Mardin’e, Van’a ulaştırıldığını ve rejimin bunu bilinçli bir politika olarak geliştirdiğini görmek gerekiyor. Özetle 21.yy’da sermayenin egemenliğinde küreselleşen dünyadan Kürdistan’a „davetsiz misafirler“ akı- şının yoğunlaştığı bir süreçteyiz. Aydının, bu „davetsiz misafirler“e karşı bir duruşu olmalıdır.

Kültürümüzün maddi ve manevi değerlerini kuşatan, eriten bu „davetsiz“ ya da kendi davetiyesini kendisi çıkaran bu misafirlerin, öyle gelip geçici misafirler olarak gelmediklerini bilmeliyiz.

Aydın, yazar ve siyasetçilerimiz bu trende ne dün olduğu gibi kör milliyetçilikle ne de günümüzde boy veren bir eğilim olarak postmodern ulusçulukla karşı koyamazlar. Kör milliyetçiliğin yanı sıra genel olarak ulusalcı mücadele ve değerleri kendileri için artık „ölü sofra“ olarak görüp kopan yeni anlayışlar da çıkmazdadır. Çıkış yolunun ulusal ve sınıfsal kurtuluşun diyalektik birliğinden geçtiğini farklı yönleri ile bu yazıda yine belirteceğiz.
Bütün çıplaklığıyla açığa vuran ve bangır bangır „beni görün işleyin“ dercesine aydınlara, yazarlara seslenen emeğin sorunları… Bunları konu alacak edebiyatın değişim ve aydınlanma yolundaki belirleyici önemini sorgulayacağız. Aydınlanma, değişim, devrim yolunda işçi sınıfının ve yoksulların kendi organik aydınlarını yaratmasının hayati önemi üzerinde duracağız.

Sanat ve edebiyatın, aydınlanma-değişim ve devrimdeki rolü; sanat ve edebiyatın ideolojik içeriği; edebiyat-siyaset ilişkisinin öz- gülümüzde yeniden kurulmasının ilerletici niteliği üzerinde duracağız.

Emperyalist YDD’nin bakış ve yönlendirmesiyle aydınların, sanatçıların devrimci-sosyalist siyaset ve ideolojiden öcüden kaçar gibi uzaklaştıkları bir süreçte, ideolojik ve politik teması (mesajı) olmayan bir sanat ve edebiyatın olamayacağının sorgulanması bu yazının bir diğer konusu.

Yazı boyunca Gramsci’nin „tüm insanlar aydındır, ancak hepsinin toplumda aydın olarak görevi yoktur“ şeklindeki ütopyasının aydınlanma, değişim ve devrimin işçi-emekçiler cephesinden öngördüğü kapsayıcılığı ve bunda aydınlarımızın rolünü irdeleyeceğiz.

Aydın
Aydın kavramı dün de tartışmalı bir kavramdı, bugün daha da grift hale geldi. Aydın kime denir, misyonu nedir?
Marx, „Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen dü- şüncedir de; başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, egemen manevi gücüdür de. Maddi üretim gücünü ellerinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da ellerinde bulundururlar“ der. (Alman İdeolojisi sy.79, Sol Yayınları)

Burjuvazinin sınıf olarak dünya çapında egemen sınıf haline gelmesi, onun gericileşmesini de izah eder. Burjuvazinin iktidar ol- ması, burjuva düşün ve felsefesinin de iktidarın koruyuculuğuna soyunması, burjuva aydının gericileşmesine ve bir kategori olarak tarih sahnesinden çekilmesine yol açar. 20.yy’da faşist rejim ve iktidarlara karşı aldığı muhalif tutumun ve Fransa, Amerika vb. em- peryalist merkezlerin sömürgelerde gerçekleştirdikleri vahşet karşısında az sayıda aydının aldığı onurlu tutum dışında, burjuva aydınının genel olarak egemen sistemle bütünleştiği ve gericileştiğini görüyoruz.

20.yy sonu 21.yy başlarında artık kategori olarak burjuva ay- dınından söz edilemez. Sermayenin bilimi, bilim kurumlarını, bilim adamlarını maddi ve manevi olarak kuşatma altına alması, genel olarak aydın, özel olarak da burjuva aydın dinamiğine darbe vurmasının yanı sıra bilinen aydın kavramının kirlenmesine de neden olmuştur.

F. Başkaya bu durumu şu çarpıcı terimlerle ifade ediyor: „Bilim adamları giderek birer ‚bilgi satış memuru‘ durumuna geliyorlar. Tabii, üniversiteler de bilginin alınıp satıldığı birer ‚bilgi süper marketine‘ dönüşüyorlar.“ (Fırat’ta Yaşam 12-19 Mart 2001)

Gerek 20.yy’ın son çeyreğinde sosyalist dalganın geri çekilmesi ve üstüne üstlük Sosyalist Blok’un yıkılması, gerekse bundan cesaret alan emperyalist rejimlerin eskiye oranla daha fazla „özgürlük ve insan hakları“ üzerine geliştirdikleri propaganda, sosyalist aydınların saflarında ciddi dalgalanma ve ayrışmalara yol açtı. Şekillenmiş olan devrimci sosyalist aydın damarı, bu gelişmenin etkisiyle bir hayli eridi ya da daraldı.

YDD koşullarında yolunu şaşıranlar sadece aydınlarla sınırlı değil, devrimci siyaset de derinden etkilendi. Devrimci, komünist siyaset de ayrışmalarla ve yeni siyasal yönelişlerle belirli bir değişim yaşadı.

Ama asıl değişimin ya da ayrışmanın (belli başlı büyük komünist partiler başta gelmek üzere, dünya komünist hareketinde) yaşanacağına inanıyoruz. Çünkü, (dünya komünist hareketinin) tıpkı I. Dünya Savaşı sırasında uğradığı köklü iç ayrışmanın, bugün de benzeri bir ayrışmaya gebe olduğuna inanıyoruz.

Bizde, aydın kavramı ile okumuşlar (diplomalılar) çoğunlukla özdeş kullanılır. Dahası aydın ile yazarın, aydın ile siyasetçinin ayrım çizgileri çoğunlukla gözardı edilir. Özellikle yurtdışı koşullarında bu ayrım çizgileri iyice silinir.

Okumuş olmak, diplomalı olmak, hatta profesör olmak ayrı, aydın olmak ayrı şeylerdir. Başkaya’nın belirttiği gibi, „diploma bir insanın bir konuda ‚uzman olduğunun‘ belgesidir… Dolayısıyla hukuk fakültesini bitirenle, marangozluk öğrenen arasında aydın olmak bakımından bir fark yoktur. Aydın olmak başkaca gereklerin yerine getirilmesiyle mümkündür.“ (F. Başkaya age.)

Yıllarca YÖK’ün başkanlığını yapan Ordinaryus Profesör İhsan Doğramacı salt diploma kariyeri gereği aydın olarak algılanabilir mi? Doğramacı gibi diplomalı kariyere sahip olan gerici, şoven, hatta faşist düşünce ve politikanın savunucusu olanlara aydın dersek, M. Anterlere, F. Başkayalara, H. Gergerlere, İ. Beşikçilere ve nice adsız kahramana hakaret etmiş olmaz mıyız?

Sermaye ve rejim karşısında işçilerin, emekçilerin ve ezilen ulusun eleştirel bilincini temsil etmeyen biri aydın olamaz. Sermayenin sivil toplumcu bakış açısından, rejimin restore edilmesinden (sivri uçla- rının törpülenmesinden) öteye bir şey önermeyen; emperyalist YDD ve Kopenhag Kriterleri’nin „özgürlükçü“ propagandasının taşıyıcıları olan ve üstelik bunu „güvenli bir uzaklıktan“ (Stockholm, Brüksel, Paris’ten) seslendirenler, halkın eleştirel bilincini nasıl temsil edebilirler ki?

TC metropollerinde ya da Antep, Diyarbakır, Van’da yaşayan işçilerin, işsizlerin, kent yoksullarının, intihara sürüklenen kadınların çıplak sorunlarını gözleri görmese bile ayaklarına takılmasına rağmen bunlardan habersiz yaşayanlar, okumuş veya diplomalı olabilirler ama aydın olamazlar.

Yine, halkın eleştirel bilincini temsil etmek yerine emperyalist ve gerici rejimlerin (genel olarak Marksizm’i, komünizmi, hatta anti-emperyalist dinamikleri karalamaktan ve gözden düşürmekten ibaret olan) eleştirel bilinçlerini temsil etmeye soyunanlar; yazar, profesör hatta uluslararası ödüller almış olabilirler, ama aydın olamazlar.

Rejim ve sermayeyle, daha kapsayıcı olarak sistemle uzlaşana aydın denilemez. Aydın, egemen sistemle çatışan, ona karşı muhalif kimliğini koruyan ve bunun bedelini ödeyendir. Bu genel yaklaşımın sosyalist rejimler için de geçerli olması gerektiğine inanıyorum. Nitelik olarak aydın ile sistem ilişkisi kapitalist rejimlerden farklı olmakla birlikte, sosyalizmi de sorgulayan, devindiren, kamçılayan bir dinamik olarak muhalif aydının (entellektüelinin) varlığı kaçınılmazdır. Reel sosyalizmin zengin deneyimi bize şunu kanıtladı: Sosyalizmin de muhalif aydını olacak! Buna bugünden hazır olmak gerekiyor. Yaşar Kemal’in belirttiği gibi, „Getirdiğin iyilikler de belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır.“ (İnce Memed c.4, sy. 304)

En başta sosyalist rejimde bürokrasi ve yerleşik (standartlaşmış) olan değerlere karşı saldırıyı geliştirecek aydın dinamiğini reddetmek bir yana, tersine bu gereklidir. Eğer aydının görevi bir yanıyla yerleşik, standartlaşmış değerlere saldırıysa, sosyalizmin böylesine entel- lektüel muhalif dinamiğe ihtiyacı vardır. Bu eleştirileri geliştiren dina- miği baskı altına almak yerine Lenin’in yaptığı gibi eleştirileri göğüslemek, yanlışlarına karşı ideolojik mücadeleyi geliştirmek olmalıdır.

Aydın olmak, bir ve esas yanıyla kavga adamı olmaktır. Burada başka bir sorunla karşılaşırız: Neyin, kimin, hangi sınıf ya da sınıfların kavgası? Dün Hitler’in, Musollini’in bugün Ecevit’in, Bahçeli’nin ve bunların temsil ettikleri rejimin hizmetinde kavga veren sayısız aka- demisyen, bilim adamı bulunuyor. Bunlara aydın diyebilir miyiz? Hayır.

Burada aydının bir başka niteliği (ya da tanımı) karşımıza çıkar; aydın, egemen sınıfların maddi/manevi baskılarına, hapishanelerine ve özellikle de ekonomik kuşatıcılığına rağmen gerçeği arayan ve bunun halka taşınmasının kavgasını verendir. Sermayenin ve rejimlerinin süsleyerek sundukları „görünürdeki gerçeği“ reddeden, görüntünün perdelediği asıl gerçeği arayan ve bunun mücadelesini geliş- tirendir. Haluk Gerger, „Aydını tanımlamak zor“ diyor ve „öncelikle gerçekle ilişkisine bakmak lazım. Aydın tasvirini ancak gerçeğin aranması süreçlerine bağlı olarak anlamlı bir biçimde ifade edebiliriz… Çünkü küçük azınlığın, büyük yığınları yönettikleri koşullarda, egemenler gerçeğin görüntüsünü tercih ederler“ diye ekliyor. (Yaşam ve Politika Mayıs 2000)

Aydın niteliklerini taşıyan birisinin illa da komünist ya da ko- münist partisinin üyesi olması beklenemez. Böyle bir tanım dar ve dışlayıcı olur. Musa Anter komünist değildi ama o inançlı ve inançları uğruna sonuna kadar kavga veren, kavga sürecinde halk gerçeğinden hiç kopmayan gerçek bir yurtseverdi. Ayrıca, bugün gerek Türkiye’de gerekse de K. Kürdistan’da komünist olan, ama halihazırda kimi nedenlerle komünist partiye katılmayan aydınlar var.
Aydın ve sanatçıların işçi sınıfının ve ezilenlerin davasından (devrimci siyasetinden) uzaklaştıkları bir süreçteyiz. Özgürlük ve sosyalizm saflarında, dahası Gorki, Picasso, Neruda, Cigerxwun… gibi komünist parti saflarında birer nefer olarak mücadele veren aydın ve sanatçıları mumla aradığımız bir evreden geçiyoruz. Bunda sadece aydınlar değil, siyaset de sorumludur/sorunludur. Elbette bu durum geçicidir, elbette Cüneyt Arkınların bile 1980 öncesinde piyasa kaygısıyla sol film çekmeye zorlandığı günler geri gelecek. Bu durum geçici, ama bu kan kusturan bir geçiciliktir. Sorun, bizleri o günlere taşıyacak, o günleri bugünden hazırlayacak, yakınlaştıracak mücadelenin kesintisiz geliştirilmesidir. Sorun, aydının ya da yeni filizlenen aydın damarının yani organik aydının bu kavgadaki yeridir.
Medeni Ayhan, bu sorunda bir saptamada bulunuyor: „Yeni aydın; yaşayışıyla, politik duruşuyla, entellektüel birikimi ve yara- tımıyla henüz embriyon halinde olan yeni toplumun aydınıdır. Bilime, sanata, edebiyata ve politik gelişmeye katkıda bulunabilecek olan, yeni aydın tipolojisidir.“ (Bilim Tarih Yazımı, Kürt Tarih Yazımı Polemikler ve Çatışan Sapma Eğilimler sy. 122 Sorun Yayınları)

K. Kürdistan’da eski kuşak aydınların önemli bir kesimi YDD’nin ideolojik, kültürel argümanlarına teslim oldular ve kavganın dışına düştüler. Ülke’deki siyasi faaliyetleri nedeniyle genç yaşta Avrupa’ya iltica eden ve orada „aydın“ olmaya karar verenlerin mücadeleye katkıları tartışmalıdır. Geriye, Ülke’de gerçek yaşamın ve kavganın canlılığı içerisinde aydın olmaya zorlanan yeni filizlerin oluşturduğu damar kalıyor.
İşçi-emekçi halkın arasında yaşayan, halkın dışında halkı düşünen değil, halkın bir parçası/bir bileşeni olan, kendini öyle hisseden, yeni bir aydın kuşağı, damarı filizlenmiş durumda. Sorun bu filizlerin büyümesidir/büyütülebilmesidir.

Entellektüel emekçi kuşağı
Bugün, işçi sınıfının ve emekçi halkın kendi saflarından entellektüel aydınını yaratması hem kendini dayatan bir olgudur hem de geçmişe oranla bunun nesnel zeminleri de güçlenmiş bulunuyor.

Birincisi; entellektüel emekçi, sınıflar mücadelesinin dayattığı bir ihtiyaç haline geldi. Bir nevi „buluşların anası gereksinimlerdir“ misali ya da halk deyimiyle „eşek zorlanınca attan berk koşar“ türünden bir şey. Ulusal özgürlük ve sosyalizm davasının bir dinamiği olarak en- tellektüel emekçinin sınıflar mücadelesinde yerini alması, yaşamdan gelen bir davettir. Bu davete yanıt veren organik aydın filizinin giderek büyüdüğünü ya da büyüyeceğini belirtmiştim.
İkincisi; teknolojik gelişme, mavi yakalılarla beyaz yakalılar (kafa ile kol) arasındaki emek gücü ayrımlarını giderek zayıflatmıştır. Ve genel trend olarak, hizmet sektörünün büyümesi, beyaz yakalı ücretli emek gücünün hem nicel olarak büyümesi hem de bileşeninin genişlemesine yol açmıştır. Bu gelişmeler entellektüel emekçinin gelişebileceği zeminleri güçlendiriyor. Daha somutta bakıldığında, ge- rek eğitim, sağlık kurumlarında gerekse idari, mali kurumlarda çalışan ücretli emek gücü, entellektüel emekçi için zengin bir potansiyel sunuyor. Bugün sağlık, eğitim ve mali kurumlarda bilimsel kariyeri olup da sermayeye ve rejime hizmet eden gericiler olduğu gibi, özgürlükten, sosyalizmden yana olan ve bunun kavgasını veren bir aydın damarı da bulunuyor. Burada aydının sınıfsal kökeninden çok ideolojik duruşu önemlidir.
Üçüncüsü; mavi yakalı (kol gücüne dayalı) emek gücü saflarında da düne oranla entellektüel emekçinin potansiyel zeminleri daha güçlüdür. Çünkü okumak, eğitim almak dün sadece ayrıcalıklı ya da egemen sınıfın çocuklarına özgüydü. Bugün onların özel kolej ve üniversiteleri var. Fakat emekçi çocuklarının da en azından orta okul/liseyi hatta küçük bir oranı üniversiteyi bitirebiliyorlar.
Eğitimin tabanının halk çocuklarını kapsayacak düzeyde geliştirilmesi kapitalist sanayinin bir ihtiyacıydı da. Endüstri ya da kız meslek liseleri, doğrudan sermayenin eğitim almış kalifiye iş gücüne olan ihtiyacını karşılamak amacını taşıyor. Bugün fabrika ve işletmelerde çalışan ücretliler ordusu içerisinde orta okul/lise hatta üniversite me- zunlarının oranının giderek büyümesi, mavi yakalı emek gücünün saflarında da entellektüel (aydın) emekçinin potansiyel dayanaklarını genişletiyor.
Dördüncüsü; Kürdistan özgülünde, ek olarak bütün bunlardan beslenen halk aydını diyebileceğimiz bir kategori var. Bir yüzü ulusa, bir yüzü sınıfa dönük bu kategoride, yüzü esas olarak ulusala dönük olan ve gittikçe sayıları azalan, toprak-tarım ve sanayi burjuvazisinin çocukları olsa da işçi-emekçi ulusunu oluşturan halk bileşeninin çocukları belirleyicidir. Halk bileşenli aydın, nesnel olarak sınıfın or- ganik aydını ile ağırlıklı olarak çakışır.

Haluk Gerger, organik aydın kavramını irdelerken, „ikincisi, Kür lerden çıkmıştır. Kürtlerin ‚halk aydınları‘ diye bir kategorileri var. Formel eğitim görmediler, ama bunu bir avantaja dönüştürdüler. Beyinleri tertemiz onların. Yeni bilgileri kolaylıkla alabilen, eski bilgilerle ve resmi ideoloji ile çürütülmemiş bir algılama imkânına sahip olan sosyal bir kategori oluştu“ diyor. (Yaşam ve Politika Mayıs 2000)

Gerger’in tespiti doğru ama bu, bugün sorunlarla kuşatılmış bir doğru. Kürt halk aydını, sınıfsal konum olarak işçi-emekçi ağırlıklıdır. Ama ideolojik-politik duruşu, ağırlıklı olarak ulusçu-demokrat bir duruştur. Kürt toplumunda karşıt sınıfların varlığı bu kesimde kaba bir kabul görmüş, fakat hali hazırda ulusal soruna sınıfsal bakıştan ağırlıklı olarak uzak davranıyorlar. Ulusal ve sınıfsal kurtuluşu ya da ulusal özgürlük ve sosyalizm sorununu birbiriyle kopmaz bir bütünlük içerisinde ele almak yerine, eklektik ya da ayrı ayrı olguların aritmetik toplamı şeklinde algılıyorlar. Öcalan’ın „Demokratik Cumhuriyet“ yönelişi ve bir döneme özgü şekillenmiş diğer Kürdis- tanlı ulusal-demokratik siyasetlerin son yıllardaki bilinen politik yö- nelişleri bu algılayışa bir darbe daha vurdu. Kürt ulusçu siyasetinin emperyalist YDD’nin ideolojik-politik etkisiyle girdiği yöneliş, H. Gerger’in tarif ettiği Kürt halk aydını kategorisini de derin bir şekilde etkisi altına alıp, saflarında yeni arayış ve ayrışmayı gündeme getirmiştir.

Kürt siyaseti gibi Kürt halk aydını da ya burjuva milliyetçiliği ya da komünist yurtseverlik seçeneği ile yüzyüze gelmiştir. Kürdistan’da yeni filizlenen ve başat politik sorun olarak gördüğü ulusal özgürlüğe bütün cephelerden sınıfsal bakan entellektüel emekçi damarının, Kürt halk aydınının yüzyüze geldiği yeni arayış ve ayrışmadan da beslen- diği/besleneceği görüşündeyiz. Kürt ulusunda karşıt sınıfların varlığını ve çelişkilerini yok sayan ya da bunları „önce ulusal özgürlük“ adına geri plana atmayı hedefleyen, öneren tutum ve yaklaşımları köklü reddeden organik aydın damarına ulaşmak, onlarla buluşmak, sürecin önümüze koyduğu temel görevlerden biridir.

Kürt toplumunda „sınıflar yok, işgalci güçlerin baskı altına aldığı ulus var“ yaklaşımının geçmiş köklerini irdeleyen Celilê Celil 22 Nisan 1898’de Kahire’de yayınlanan „Kürdistan“ gazetesini değerlendirirken, „Sınıfsal sorunları yok farzeden görüş, gazetenin editörü ve mensuplarının da içinde olduğu feodallerin çıkarlarını ifade ediyordu. Bu görüş, Kürtlerin sınıflara bölünmüş bir topluluk olarak değil, sultan tarafından ezilen ve sömürülen, eşit konumdaki bireylerden oluşan bir ulusal yapı olarak ele alıyordu“ diyor.

Yazar 1913’te yayına başlayan „Roji Kurd“ dergisinde çıkan çirok ve yazılı belgeleri değerlendirirken de, „hikaye, Kürt köylüleriyle ken-di sömürücüleri arasında uzlaşmayı hedef alıyordu. Hikayenin yazarı Kürtleri sınıfsal konumlarından ayrı ele alıyor ve Türkler tarafından ezilen eşit ‚birleşik bir halk‘ gibi değerlendiriliyordu. Bu bağlamda, Kürt toplumundaki sınıfsal çelişkileri törpüleme politikasının Roji Kurd dergisinin genel çizgisi olduğunu söylemek mümkündür“ diyor. (Celilê Celil, Kürt Aydınlanması, sy. 36, 90 Avesta Yayınları)

Kürt toplumunda sınıfların varlığını yok sayan veya kabul edip „ulus“ adına törpülemeyi öneren aydın ve siyasetçi bugün de varlığını sürdürüyor. Üstelik kapitalizme özgü karşıt sınıfların bütün çıplaklığı ile ortaya çıktığı günümüz Kürt toplumunda sınıfsal farklılaşmayı yok sayan Ömer Tukular az değil.

Komünistler olarak, tersine, tutumuyla sınıf mücadelesini derinleştiren, ulusal özgürlüğe emeğin sınıfsal çıkarlarından bakan ve ger- çeği arayan aydın damarının güçlendirilmesiyle ancak yol alınabileceğine inanıyoruz. Sendikal merkezlere çöreklenmiş bürokrat, sen- dikalist „aydın“ değil, entellektüel üretimiyle, pratik politikalarıyla, amatör ruhun yaratıcılığıyla sınıflar mücadelesinde yer alan işçi-emekçi aydına; aydının değişimdeki rolünü bir „ayrıcalık“ değil bir hak, bir „armağan“ olarak değil bir yükümlülük olarak kavrayan ve buna uygun davranan organik aydına ya da emekçi aydına ulaşmak ya da oluşumuna katkı sunacak politikalar izlemek gerekiyor.

Latin Amerikalı yazarın aşağıdaki yaklaşımı, bizim bugünümüze de ışık tutuyor:
„Ve aydın… değişim sürecine bizzat katılabilir ve katılmalıdır; bu aynı zamanda kendisini de değiştirmek için gerçekçi ve onurlu bir yoldur. Ancak daha önce aydın fildişi kulesinden inmeli ve sokağa çıkmalı, soydaşına omuz omuza eşlik etmeli ve kimsenin görmediği bir anda kendi beğenmişliğini çöpe atmalıdır. Ve sonra bireysel bilinci kollektif bilince dönüştürebilecek kadar yaşamla dolduğunda, halk sözcüğünden kendi ismi çağrılıyormuşcasına daha fazla hoşlandığını hissetmeye başladığında, işte o zaman aydın gırtlağına kadar değişim sürecine battığını bilecektir“ (Mario Benedetti, Edebiyat ve Devrim sy. 62 Belge Yayınları)

Aydin, siyaset ve sürgün yaşami(!)
Osmalı rejimi, aydın ve siyasi muhalifleri sürgüne gönderiyor ve orada denetim altında tutuyordu. O dönemin muhalifleri için zorunlu sürgün vardı. Günümüz muhalif aydını ise gönüllü sürgüne gidiyor. Özellikle son 30 yılda Batı Avrupa’ya iltica eden aydın ve siyasiler, kendi kararları ile sürgün yaşamını tercih ettiler. Hatta son 30 yılda Avrupa’ya iltica edenlerin ezici çoğunluğu için Avrupa bir sürgün mekanı olmaktan çok maddi ve manevi olarak rahat yaşanılacak çekici bir mekan oldu. Kısacası sürgün kavramı da kirletildi ya da sürgüne de hile karıştırıldı.

Elbette, sonu gelmeyen bu „gönüllü sürgün“ tamamıyla keyfi ve nedensiz değildir. İyi güzel de kimin nedeni ya da gerekçesi yok ki? Hele karın tokluğuna çalışan işçinin, iş bulamayan işsizin Batı Avrupa’nın zengin bir ülkesine göç etmek için o kadar çok nedeni var ki. Çalışmak istiyor iş bulamıyor, sağlık sorunu var doktara gidemiyor, çocuğunu okutmak istiyor fakat okutamıyor! Dahası bu neden ve gerekçeler sadece bizim halk için değil, Asya, Afrika, L. Amerika halkları için de geçerlidir. Bundandır ki her gün bir gemi dolusu kaçak insan Avrupa’nın herhangi bir ülkesinin kıyısında yakalanır ya da yolculuk büyük facialarla sonuçlanır.

Bizde son 30 yıldan bu yana Batı Avrupa’ya göç eden (salt ekonomik nedenlerle gidenleri saymazsak) muhalif aydın ve siyasetçileri ikiye ayırmak gerekir.
Birincisi; uzun yıllar ülkesinde kavganın içerisinde yer almış ve bu yolda ağır bedeller ödemiş aydınlar, sanatçılar ve siyasetçiler. Gün gelmiş rejim bunlara yaşam hakkını, özellikle de mücadeleye dönük yaşam hakkını fiilen tanımaz olmuştur. Üstelik uzun mücadele sürecinde bunlar yaşlanmış, fiziki olarak yıpranmış ya da saldırılar sonucu yara almışlardır.
İlla da örnek vermek gerekirse Cigerxwun, Y. Güney, Server Tanilli, N. Hikmet, İbrahim Ahmed…vb. Genç yaşta yurtdışına çıkması hoşgörüyle karşılanacaksa, müziğini Ülke’de hele de dil yasağının olduğu koşullarda icra edemeyeceğinden dolayı bu, Şiwan Perwer’dir. Burada adını belirttiğim ve belirtmediğim epeyce aydın ve sanatçı yurtdışına çıkmadan önce, ülkesindeki kavga içerisinde aydın ya da direnişin aydını/sanatçısı sıfatını ve onurunu hak etmişlerdi. Onlar için yurtdışına gitmek bir nevi zorunlu olmuştu ve istemeyerek yurtdışına çıktılar ya da yurtdışına zorlanan ve Bulgaristan sınırına yakın yerde yakalanıp kafası taşla ezilen Sabahattin Ali gibileri de var.
İkincisi; sürgünü bilinçli seçenler. Ülkeden ayrılırken aydın veya sanatçı olmayan ya da Recep Maraşlı gibi ağır siyasal bedeller ödemiş siyasetçilerin dışındakiler… Yurtdışında aydın, sanatçı ün- vanını alanlar… Daha yirmili yaşlarda ve ciddi denilebilecek nedenleri olmadan Avrupa’ya iltica edenler… Başka ifadeyle Avrupa’da aydın, sanatçı olmaya karar verenler…
İlla da isim belirtmek gerekirse, Mehmet Uzun ve daha niceleri. Bu konumdaki yazar veya sanatçılarımız ülkedeyken yazar, sanatçı, hele de aydın hiç değillerdi. Çoğunluğu 1980 öncesi, şu veya bu siyasi harekete katılmış, kısa süreli tutukluluk evresi geçirmiş, kimileri hakkında rejim siyasal nedenlerle soruşturma başlatmış, kimileri ise ne içerde yatmış ne de kovuşturmaya uğramış. Ama hepsi „siyasi nedenler“le Avrupa’ya iltica etmiş.
Önemlisi, Avrupa’ya iltica eden bu genç yaştaki insanlarımızın büyük çoğunluğunun ilk işi, tıpkı ‚kötülük yapmayı öğrenir öğrenmez ilk işi su içtiği kaba işeyen‘ misali, ülkedeyken yer aldığı siyaseti (parti veya örgütü) lanetleyerek terketmek olmuştur. Bunu takip eden ikinci adım ise bağımsız aydın, yazar veya sanatçı olma kararıdır.
„Aydın gerçekten seçkinci bir tutuma mı mahkûm edilmiştir ve politik bir harekete ya da taban çalışmasına katılmakta güçlük çek- mesi nedeniyle masa başı işine çekilmek, kuramsal çalışmalarının ardına saklanmak ya da bir düş dünyasına sığınmak zorunda mıdır?“ (Mario Benedetti age sy.14)

Sözünü ettiğim kategoride yer alanlar, politik hareketten koparken, Ülke’de militan taban çalışmasında zorluk çekerken ve bu nedenlerle Avrupa’ya, masa başına çekilirken aydın değillerdi. Hani „dinime küfreden bari müslüman olsa“ türünden devrimci siyaseti, partileri beğenmeyenler, gerçekten bedel ödemiş çaplı aydın ve sanatçı olsalar gam yemeyeceğiz.
Elbette insanlar analarından aydın/sanatçı olarak doğmazlar, bu sonradan edindikleri niteliklerdir. Fakat bir insan „aydın olacağım“ diye de aydın olamaz. Aydın olmanın bir süreç sorunu olduğunun ve neleri içerdiğinin üzerinde az çok durmuştum.

İskandinavyalı yazar Kerstin Ekman, M. Uzun’un „Dengbêjlerim“ adlı eserine „Tutkuların ve Direnişin Yazarı“ başlığıyla yazdığı ön- sözde, „Bizim kendi kültürümüz uyumu öngörürüyor, Uzun’unki ise direnişi. Devamlı ölümcül, yokedici bir şiddet ve baskının altında olmasına rağmen Kürt kültür mirası güçlü, bizim ise şaşılacak oranda zayıf“ diyor.
Uzun, kendisine „tutkunun“ hele de „direnişin“ yazarı denilmesinden doğaldır ki hoşlanıyordur. O da biliyor ki ancak ve ancak rejimlerin görülmedik baskıları karşısında direnen halkların kavgası içerisinde düşüncesiyle, pratiğiyle yer almış olanlar büyük aydın ya da yazar onurunu hak ederler. Eserleri de öyle.

M. Uzun tutkunun yazarı olabilir. Çeyrek yüzyıl uzak yaşamasına rağmen, ülkesine, ulusuna coşkuyla, istekle bağlılığını sürdürebilir. Ama Kürt halkının direnişinin yazarı olamaz. M. Uzun’un kendisi, direnişin yazarı/aydını olduğunu düşünüyor mu? Eğer düşünüyorsa, M. Anter, İ. Beşikçi gibilerine haksızlık etmiş olmaz mı?

Gerek M. Uzun gerekse Avrupa da yaşayan Kürt, Türk ve diğer halkların yazar ve aydınları, Avrupalı meslektaşlarından övgüler alabilirler. Bunların içerisinde yerinde ya da hak eden övgüler vardır, tersinden övgüyü hak etmeyenler de vardır.
Avrupalı meslektaşlardan bizim aydın ve yazarlarımıza gelen öv- gülerin altında iki belli başlı neden yatar:
Birincisi; günümüzde Avrupa’da bir yazar veya aydının, bırakalım yıl ya da ay, birkaç gün bile tutuklu kalması büyük bir olaydır. Faşizmin, şovenizmin baskıları altında yaşam kavgası veren halkların temsilcileri sıfatıyla Avrupa’ya iltica eden yazar, aydın ve siyasetçilerimiz, Avrupalı ilericiler, komünistler ve hümanistler nezdinde saygıyla kabul görürler.
İkincisi; M. Uzun benden daha iyi bilir ki bugün hatta uzun yıllardan beri Avrupa edebiyatı belirli bir durgunluk dönemi yaşıyor. Yazdığı önsözde Krestin Ekman da bunu İsveç özgülünde „bizim ise şaşılacak oranda zayıf“ diyerek belirtir. Uzaktan gözlemlerle, bugün Fransız edebiyatının ateşleyici canlılığından, Alman edebiyatının ise derinliğinden çok şey kaybettiğini düşünüyorum. Uzun ne der merak ediyorum.

Emperyalizmin „özgürlük“ silahi
Celilê Celil „Kürt Aydınlanması“ adlı eserinde, emperyalizmin ezilen ve bağımlı halklara ilişkin politikasını irdelerken „Kürdistan“ gazetesinden, kendi tabiriyle „ilginç“ bir belirlemeyi aktarır:
„Küçük halkları, kendi çıkarlarına kurban etmek isteyen Avrupa devletlerinin politikalarının, halklar arasındaki düşmanlığın en büyük sebebi olduğunu düşünen Kürdistan mensuplarının bu tespiti ilginç- tir.“ (age sy. 40)

Emperyalist başkentlerdeki refah ve istikrar, Asya, Afrika ve L. Amerika halklarının yoksulluğu (sömürülmesi) üzerine kurulu. Em- peryalizm halkların yoğun sömürüsüyle yetinmiyor, aynı zamanda onları tarihte görülmemiş taktik oyunlarla birbirine kırdırarak, kendi başkentlerindeki istikrarı korumaya çalışıyor. Bugün bunun trajik örneği Balkanlar’da yaşanıyor. Alman ve ABD emperyalizminin baş aktörlüğünde, emperyalist güç odaklarının her biri bölgenin „küçük“ halklarından birini kendi emperyalist emellerine alet ederek, kelimenin gerçek anlamıyla kullanıyorlar. Boşnaklar, Makedonlar, Kosovalı Arnavutlar, Çeçenler, Afganlar vb. hepsi emperyalist merkezlerin çıkarları gereği kanlı kavgalara sürüklendiler.
Kürdistan Gazetesi’nin söz konusu tespiti yapması gerçekten de ilginç. Zira Kürt egemen güçlerinin izledikleri siyasetle her dönemde farklı emperyalist güç odaklarıyla ya da bölgenin etkin gerici devletleriyle ilişki arayışında oldukları bilinir.

Tablonun diğer yüzü ise daha önemlidir; emperyalist merkezler bölgeye dönük egemenlik hesaplarıyla Kürdistan’ın farklı parçalarındaki etkin politik güçlerle hep ilişki kurmaya çabalamışlardır. Çünkü herhangi bir bölgede egemenlik kurulabilmesinin ilk şartı o bölgede işbirlikçi yerel güçlerin yaratılmasıdır.

Avrupalı burjuvazinin dün de bugün de kapılarını Kürdistanlı ya- zar, aydın ve siyasetçiye açık tutmasında bölgeye dönük bu egemenlik hesaplarının rolü de olmuştur. Açık tutulan kapıdan içeri girenlerden en azından bir bölümünün bu sahiplenmeye olumlu yanıt vereceğini düşünür ve uzun soluklu politikalar izler. Avrupa başkentleri, Asya, Afrika ve L. Amerikalı muhaliflerin ideolojik ve özellikle kültürel kuşatma altına alınıp kazanıldığı, daha doğrusu içlerinin boşaltıldığı mekanlardır. Bu elbette tüm muhalifler için ileri sürülemez, ama çoğunluğu için geçerlidir.

„Özgürlük“ propagandası ve kültürel hegemonya, emperyalizmin birbirini tamamlayan iki silahı oldu. Emperyalizm bu iki silahı elindeki güçlü medya araçlarıyla da takviye ederek aydını kuşatıyor. Ezilen halkların muhalif yazar veya aydınını kazanabilmek (kuşatabilmek) için „özgürlük“ kavramını bilerek seçmiştir. Çünkü özgürlük kavramı, özellikle aydın için muazzam bir çekiciliğe sahiptir.

Medya araçları deyip geçemeyiz. Medya araçlarına sahip olmak hem kamuoyu avantajını peşinen arkalamak hem de aydın/yazar üzerindeki kuşatıcılığın adım adım yumuşak hatta görünmez bağlarla pekiştirilmesi demektir.

Emperyalizm, özellikle de onun sosyal demokrat siyaset ayağı „özgürlük“ silahıyla muhalif aydına nasıl yaklaşacağını iyi bilir. „Al para ver politika“ türünden bir kabalıkla elbette yaklaşılmaz. Adım adım ve görünürde onurunu incitmeden, yazarı/aydını içten fethetmeye yönelir. Bir nevi ona doku naklini gerçekleştirmeyi hedefler/hedefliyor.

Avrupa emperyalizmi yazarlarımıza, aydınlarımıza kapılarını açmış. Kültürel, yazınsal hatta siyasal faaliyetleri için onlara imkânlar tanımıştır. Dünya çapında sömürmüş bulunduğu halklardan kendi başkentlerine aktardıkları dev kaynaklardan, denizde kum bile deni- lemeyecek düzeyde bir payı, kendi ülkesine sığınmış bulunan muhalif dinamiklere aktarır.
Sağladığı maddi ve kültürel imkânlara ek olarak, Avrupalı burjuvazi, liberal özgürlükçü yöneliş ve Kopenhag Kriterleri çerçevesinde Kürt sorununa „sahip“lenmeyi de geliştiriyor. En azından şimdilik öyle görünmeyi tercih ediyor. İşte emperyalizmin aydınımızı, yaza- rımızı kuşattığı (ki bu kuşatma Avrupa’daki aydınlarla sınırlı değil, Kürdistan’daki dinamikleri de içeriyor) ve karşılığında en azından „ben istemem ama yan cebime koy“ türünden esnek yaklaşımlarla bedel istediği kültürel ve maddi koşullar.

Avrupa’da yaşayan tüm yazar, aydın ve siyasetçilerimizin em- peryalizmin istediği bedeli ödeyeceği, yani emperyalizmin ideolojik ve kültürel hegemonyasının etkisi altına girebileceğini düşünmek saçma olur. Derin ve sağlam ideolojik, felsefi birikimiyle emperyalist hegemonyayı ve onun çağdaş korsanlığı aratmayan siyasetini reddederek tutum alanların varlığına karşın, çoğunluğun ideolojik- kültürel doku nakli ile teslim alındığı görülüyor.
Doğduğu coğrafyanın kültürel derinliklerinden (anne sütünden) yeterince beslenmemiş, Marksist-Leninist ideolojik bilinci zayıf ya da olmayanların, emperyalizmin kültürel ve siyasal doku nakline şaşırtıcı bir hızla hazır hale geldiklerini gördük. Aynı şaşırtıcı hızla hazır hale gelen, gelmeye aday damarın Kürdistan ve Türkiye’de de yani Ülke’de de bulunduğunu tekrar belirteyim.

Emperyalizmin Yarattığı
„İdeolojisizleşme“ ve „Total“ Duygu Bunalımı
Tanım ya da etimolojik olarak ideoloji terimi „fikirler bilimi“ anlamına gelir. Başka bir deyimle ideoloji, „toplumsal bilincin, siya- sal, hukuki, bilimsel, felsefi ve dinsel, moral (etik), sanatsal (estetik) fikirlerin tümüdür.“ Ve sınıflı toplumlarda ideolojinin sınıfsal karakter taşıması kaçınılmazdır.

İdeoloji terimine bu genişlikle bakıldığında ideolojisiz insan olmadığı görülür. Günümüzde Marksist-Leninist ve liberal burjuva ideolojisinin yanı sıra bunların soldan veya sağdan yansıması deni- lebilecek milliyetçi, İslamcı vb. ideolojiler var. İdeolojiden ideolojiye de fark vardır ve ideolojisiz insan yoktur, ama tüm insanlar ideolojik bilinçle davranamazlar.
Emperyalizm „ideolojisizleşme“ saldırısıyla Marksist-Leninist ideolojiyi açık saldırı hedefi haline getirirken, dolaylı olarak liberal burjuva ideolojisine alan açmayı hedefler. Yani „ideolojisizleşme“ savu- nusunu özellikle son yıllarda yüksek sesle dile getiren aydın/yazar ve siyasetçilerimiz liberal burjuva ideolojisinin aracısı olarak kullanılıyorlar. Kimi kullanıldığının farkında ve rolünü bilinçli oynuyor, kimi de farkında değil.

Emperyalizm „ideolojisizleşme“ silahını reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte daha bir yoğunlukla kullandı. „Fırsat bu fırsat“ diyerek genel olarak ideoloji terimi genellemesi ardından, esas Marksist-Leninist ideolojiyi salıdırı hedefine koydu. „İdeolojisizleşme“ saldırı- sının bütün okları Marksist ideoloji hedefine yönlendirilmiş veya buna kodlandırılmıştı. Çok geçmeden bizim ve bizimkisi gibi ülkelerin aydın ve siyasetçileri de „ideolojisizleşme“ şarkısını söylemeye başla- dılar. Doku nakli ile kastettiğimiz bir yanıyla budur. Emperyalist ideologların ileri sürdüğü „ideolojisizleşme“ dogması, bizim köksüz ay- dınlarımız ve devrimcilerimiz tarafından da kısa sürede „tartışılmaz doğrular“ olarak kabul gördü. Bunun tipik örneği bizde yine M. Uzun’dur. O, „Nar Çiçekleri“ eserinde baştan sona ideolojik davranarak „ideolojisizleşmeyi“ savunur (!)

Daha dün göğsünü gere gere Stalin’i savunan hatta bıyıklarına varana kadar ona özenenler, bugün ezici çoğunlukla birden bire çark ettiler. Hep bir ağızdan „bıyıklı sosyalizme hayır“, „kahrolsun Stalin diktatörlüğü“ diye haykırmaya başladılar. „Bıyıklı sosyalizme hayır“ perdesi altında bilimsel sosyalizmi reddediyorlar.

Dün, Stalin daha doğrusu Sovyet Kızıl Ordusu’nun adı geçince panikleyen Avrupa burjuvazisi bugün geçici de olsa rahatladı. Bütün gücüyle, bütün propaganda araçlarıyla, bir döneme damgasını vuran sosyalist politika ve uygulamaların şahsında sosyalizme (komünizme) iğrenç saldırılar geliştiriyorlar. Kürdistan’ın siyaset ve edebiyat dina- mikleri arasında da bu saldırılara paralel saldırılar gelişmekte gecikmedi. A. Öcalan’dan, M. Uzun’a varan Kürt siyaset ve edebiyat dünyası birden bire „Stalin’in eli kanlı katil“ olduğunu, sosyalist rejimlerin „totaliter“, „dikta“ rejimler olduğunu keşfettiler. Keşifle kalma- dılar, saldırıya geçtiler. M. Uzun, „Nar Çiçekleri“ eserinde sık sık Stalin’i Hitler ve Pol-Pot’larla, SSCB’yi Alman Nazizmi ile aynı kefeye koyan iddiaları ileri sürdü. „Stalinizm terörü“ ve SSCB „sansürünün küflü dehlizleri“ gibi vurgular, Uzun’un çokça işlediği temalar arasında.

Uzun, ABD’den de söz eder, ama sadece II. Dünya Savaşı’yla sınırlı kalarak, sadece Hiroşima ve Nagazaki’yi anarak dolaylı söz eder.
Uzun, Hitler faşizminden söz eder, ama arkasındaki Alman sermayesinden ve rejiminden (polis devletinden) söz etmez.
Uzun, geçmiş bir yana, son 30 yılda Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki kanlı, gerici faşist diktatörlüklerin hepsinin arkasında başta ABD olmak üzere emperyalist rejimlerin doğrudan bulunduğundan hiç mi hiç söz etmez.
Uzun (ve Uzunlar), bugün Balkanlar’daki kanlı boğazlaşmanın baş aktörlerinin Alman ve ABD emperyalizmi olduğunu görmezlikten gelirler.

Sorunun özü şudur: 21.yy’da küreselleşen sermayeyi ve onun rejimlerini sorgulamayan, dünyada hergün bir bölgede, bir ülkede kanlı kavgaları tezgahlayan emperyalist rejimlerin siyasetine tutum almayan ve önemlisi de dünyayı yeni çılgınlıklara sürükleyen, çevre ve doğayı tahrip eden sermayenin yıkıcı özelliğine karşı tavır alma- yan, üstüne üstlük bütün bunların sorumlusu olan emperyalist merkezleri „çağdaş demokrasiler“ diye öne çıkaran aydın, yazar ve siyasetçi, değişim ve aydınlanma yönünde işlev üstlenemez. Tersine gericiliğin, yobazlığın, halkları kanlı kavgalara sürükleyen siyasetin değirmenine su taşır.
Uzun, „niye buna müsaade ettin, ey insanoğlu?“ (Nar Çiçekleri sy. 31) gibisinden boş ve beylik laflar edeceğinize, bunlar niçin, neden oldu ve halen neden oluyor; Yugoslavya’yı parçalayan, Ortadoğu’yu kana bulayan, Kafkaslar’daki zengin yeraltı enerji kaynakları nedeniyle yeni çılgınlıklar içerisinde olan, Afrika’yı iliğine ka- dar soyarak açlığın, yoksulluğun acımasızlığına terk eden siyaseti ve bu siyaseti durmaksızın üreten sermaye düzenini sorgulayın. Emper- yalizmin milyonlarca Museviyi katleden siyaseti, sadece Hitler’in çılgın kişiliğiyle izah edilemez. Önce Fransızların, ardından ABD’nin Vietnam’da sürdürdükleri kanlı savaş, sadece o dönemin hükümet ve başkanlarının politikaları ile hele de kişilikleri ile hiç izah edilemez. Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu yana egemenlik, daha fazla egemenlik, daha fazla sömürü ve kâr dürtüsüyle davranan sermayenin kendisi var. Sermaye gerektiğinde yeni Hitlerleri bulmakta veya yaratmakta hiç mi hiç sıkıntı çekmez. Yugolavya’yı haftalarca bombalama emrini veren Clinton ve aynı politikaların daha katı uygulanmasını savunan Bush’un Hitler’den farkı, sermayenin bugün- kü siyasetinin temsilcileri olmalarıdır.
Halkımızın değişim ve aydınlanmasına katkı sunmak isteyen ay- dın ve yazarlarımız, ya sermaye ve onun rejimlerine karşı tavır alacaklardır ya da kapitalist rejimlerin dönemsel taktik politikaları gereği kendi sivriliklerinin törpülenmesinde olduğu gibi burjuva siyasetin hareket alanı içerisinde misyon üstleneceklerdir.

Timothy Mc Weiqh Katil, ya ABD!
Timothy Mc Weiqh 1995 yılında ABD’nin Oklahama City’deki federal binasını bombaladı ve 168 kişinin ölümüne neden oldu. Yargılamanın sonunda idama mahkûm edildi ve cezası infaz edildi.
Weiqh 33 yaşında ve Körfez Savaşı’nın gazilerinden birisi. ABD‘- nin Körfez Savaşı’nda bizzat yer almış ve dünyaya „özgürlük, ada- let“(!) getirmek isteyen ABD siyasetinin bir savaşçısı olan Weiqh, bakın mahkemede yaptığı savunmada neler söylüyor:
„Amerikan dış politikasından bir sayfa ödünç aldım ve giderek daha fazla düşmanca tavır alan hükümete, içinde hükümet çalışanlarının bulunduğu bir federal binayı bombalayarak mesaj göndermeye karar verdim.“
Weiqh, kendi davranışının „ABD uçaklarının Sırpları bombalamasından farklı olmadığını“ belirtti.
Amerikan hükümetinin gücünü kötüye kullandığını savunan Mc Weiqh, „bombalamayı özellikle Texas eyaletinin Waco kentinde, sapkın bir tarikatı ele geçirmeye çalışan FBI uygulamalarına karşılık vermek için gerçekleştirdiğini“ söyledi. 1993 yılında FBI’nın çevirdiği bir çiftlikte çıkan yangın sonucu 83 tarikat üyesi ölmüştü.
Weiqh’in 168 kişinin ölümüne neden olan eylemi savunulamaz. Peki ama eylemine gerekçe olarak ileri sürdüklerine ne diyoruz? O, ABD’nin dış politikasından bir sayfa ödünç alırken doğru ve haklı bir tepki geliştirdi, ama 168 kişinin ölümüne neden olan tepkinin aldığı eylem biçimi yanlıştı.
Weiqh, ABD’nin gerek saldırgan dış politikasını, gerekse de içe dönük militarist politikasını yukarıdaki beyanlarıyla eleştirip reddederken, ABD rejimine „çağdaş demokrasinin kalesi“ diye övgüler yağ- dıran ‚aydın‘, yazar ve siyasetçilerimizin tutumuna ne ad verilir?
Kısacası, Weiqh’in eylem türünü benimsemeyen, ama ABD’nin iç ve dış politikasından edebi ve yazınsal faaliyetiyle bir sayfa ödünç alma yürekliliğini ve anti-militarist duruşu geliştirebilecek aydını, ya-zarı arıyoruz.

SORUNLU BIR İLIŞKI, AYDIN VE SIYASET ILIŞKISI
Kürtlerde, uzun süre aydın, yazar ve siyasetçi özdeş olarak algılandı. Son yıllarda bu önemli oranda aşıldı, ama bu defa da çubuk tersinden kırılarak aşıldı. Öyle ki kimi aydın veya yazarlarımız bunu ‚aydının/yazarın siyasetle, ideolojiyle ilgisi olmamalı‘ düzeyine indir- diler. Yine kimi yazarlarımız Kürdistanlı siyaset ve partilerle ilişkilerini kopardıklarında „oh be özgürüz“ diye sevindiler, fakat çok geçmeden Avrupa sosyal demokrat siyasetinin kötü birer kopyası olmaktan kurtulamadılar.

Siyaset ile aydınların ilişkisinin sorunlu bir ilişki olduğu bilinir. Bu, Lenin’in partisinde de yaşanmıştı. Picasso’nun MK üyeliğini yaptığı Fransız Komünist Partisi’nde de yaşanmıştı. Sorunlar tek başına ne siyasetten (partiden) ne de aydın veya sanatçıdan kaynaklanıyor. İlişkinin kendisi sorunlu bir alanı içeriyor. Aydının/sanatçının önceliği ile siyasetin önceliği çoğu kez çatışır. Aydının özgürlüğe düşkün genel yapısı ile siyasetin öngördüğü disiplin ve daha başka sorunlar…

Siyaset ile aydın/sanatçı ilişkisi sorunludur diye tarihte büyük edebi yapıtların, gerçekten kendi alanında devrim yapan yapıtların yaratıcısı olan büyük sanatçılar, aydınlar bizim kimi yarı aydınlarımızın yaptıkları gibi siyasete, ideolojiye sırt çevirmediler.

Her zaman (veya her partide) Lenin ile Gorki gibi siyaset ve edebiyatta iki büyük ismin geliştirdikleri ilişkiyi bulamayız. Bu açıdan siyaset ile aydınların ilişkisini, tarihi kişiliklerin ortak yürüyüş kültürlerinden de çıkaracağımız derslerle belirli bir çerçeveye oturtma mücadelesini vermeliyiz. Bu mücadelede hem siyasetçiye hem de sanatçıya görevler düşer.
Siyaset ile aydın arasında ortak alanın (değerlerin) yanı sıra akış- kan farklılıkların da bulunabileceğinin iki cepheden kabul görmesini ve bunların sürekli yaşatılmasını temel yaklaşım olarak kabul etmeliyiz. Elbette devrimci değişimden, özgürlük ve sosyalizmden yana tavır alan, sınıflar arası kavgada emekten yana saf tutan aydın veya sanatçıdan söz ediyoruz. Özgürlük ve sosyalizm mücadelesinde yer alan aydının siyasetle arasındaki akışkan farklılıklarını kabul ederiz. Ancak bu çerçevede siyasetin aydına esnek yaklaşımı ilke olarak savunulur.

Aydın/sanatçı devrimi, sosyalizmi savunuyor, edebi üretimi ve pratiği ile bunun kavgasını veriyor, ama diyelim ki parti içerisindeki hakim (etkin) ideolojik odak gibi bire bir devrimin sorunlarına aynı yaklaşmıyor. Yaklaşmak zorunda olmamalıdır veya buna zorlanmamalıdır.
Parti (siyaset) aydın veya sanatçıya edebi ve sanatsal üretimde reçete dayatamaz. Aydının üretimine siyasetin gözlüğü ile sınırlama getiremez/getirmemelidir. Aydın üretiminde özgürdür, ama bunda ürettiği her şeyin doğru olduğu sonucu çıkarılamaz. Siyaset de ay- dının üretimi karşısında özgürdür, kendi bakışıyla doğrusuna doğru, yanlışına yanlış deme hakkına sahiptir.

Gerçeği Çarpıtan Aydın Olamaz
Uzun, Stalin’i, SSCB rejimini eleştirebilir. Hatta vicdanen rahatlayacak ise hakaret de edebilir. Ama Sovyet Ekim Devrimi ve SSCB‘- nin tarih içerisindeki yerini görmezlikten gelemez. Hele de ezilen ve sömürge halklara sağladığı muazzam desteği… SSCB bünyesindeki 100’ü aşkın ulus, ulusal azınlık ve grubun çok kültürlü, çok dilli, çok milliyetli yapısını görmezlikten gelirse, bu düpedüz inkârcılık olur.

Uzun, „İsveç; çok kültürlü, çok dilli ve milliyetli toplumu, bir zenginlik, topluma dinamizm kazandıran bir dinamo olarak görüyor. Çeşitli dil, kültür, din ve milliyetlerin barış ve eşitlik içinde iç içe yaşamalarını güzel, mutlu ve refah dolu bir geleceğin garantisi olduğuna inanıyor“ diyor. (Nar Çiçekleri sy. 93)

Farklı ulus ve azınlıklar yönünden, yani farklı ulusal kültür ve diller açısından ele alındığında verilecek örnek bir kere İsveç olamaz. İsveç’te ciddi azınlık denilecekse, başta büyük kentlerin işçi banliyölerinde yaşayan ve sayıları 200 bine varan Finlandiyalı gelir. Az sayıda Laponlar, ardından İsveç sermayesinin emek gücüne duyduğu ihtiyaç gereği kabul ettiği belirli bir sayıda göçmen kitlesi gelir. Ama İsveç rejimi, dakik bir istatistikle, yabancıların İsveç’teki oranlarının „tehlike“ sınırını aşıp aşmadığını takip etmekte geri durmaz.

İsveç; Türkiye, İran, Hindistan, SSCB (bugün Rusya), İsviçre ve Kanada gibi çok uluslu bir devlet değildir. Farklı ulusların farklı dil ve kültürleriyle bir arada demokratik olarak yaşayıp-yaşamadıkları bu ülkelerin konumu sorgulanarak bir sonuca varılabilir. Yoksa İsveç rejiminin sınırlı sayıdaki göçmen kitlesine yaklaşımı örnek verilerek emsal oluşturulamaz. Finlandiyalıları saymazsak, sadece Almanya’da olduğu gibi belirli bir göçmen kitlesi vardır İsveç’te. Dolayısıyla İsveç’teki göçmen kitlesinin kendi kültür ve dilini kullanması, çok kül- türlülüğe, çok dilliliğe verilecek örnek olamaz. Eğer illa da bir örnek verilecekse, bu başta SSCB’dir, ardından İsviçre’dir…vb.

Aydın onuruna ve vicdanına sahip olan herkes, tüm sorunlarına rağmen çok uluslu, çok kültürlü ve çok dilli ortak yaşama örnek olarak SSCB’yi göstermek durumunda.
SSCB’de ulusları kültürel olarak asimile etmek bir yana, bir çok halk devrimden sonra sosyalizm altında ulusal bağımsızlığına ulaştı. Onlarca, evet onlarca halk ve azınlık devrimden sonra kendi ulusal, kültürel kimliklerini buldular, geliştirdiler. Nüfusları milyonlarla ifade edilen uluslar bir yana, sayıları onbinlerle, hatta 2-3 binle ifade edilen halk gruplarına bile sahip çıkılıp, kültürel gelişimleri sağlandı/yaşatıldı.

Özel vurgu olarak, Sovyet Gürcistan’ında sayıları bir kaç binle sınırlı Kürtlerin ana dillerinden eğitim ve yayın gibi etkinliklerine dev- letçe destek sağlandığı bilinir. Benzer imkânların Azerbaycan, Kaza- kistan ve Ermenistan’da yaşayan Kürtlere de sağlandığı bilinir.
Kürt tarihi üzerine önemli araştırmaların Sovyet üniversitelerinde yapıldığını, kendilerine sağlanan imkânlarla Sovyet Kürtlerinin Kürtçe öykü ve düz yazı alanında başından beri ciddi çalışmalar yaptıklarını ve „Kürtçe öykünün en önemli kesitlerinden birisini, 1930’lu yılların ortalarından günümüze kadar eski Sovyetlerde yazılan öyküler oluştur“duğunu (Ferhad Shakely Modern Kürt Öykü Sanatı s. 17 Avesta) M. Uzun’un bildiğini sanıyorum.
İsveç’in, ekonomik ya da siyasi nedenlerle gelip yerleşenlerin dil ve kültürlerine sahip çıkması, yaşatılmaları için destek vermesi elbette olumludur ve bu tavrı İsveç rejiminin lehine kaydedilmelidir. İsveç’in benzer olumlu bir tavrı Norveç’in ayrılmasında da aldığı yine bilinir ve olumlanır. Ama asıl çok kültürlü, çok uluslu SSCB gerçeğini göz- ardı etmek niye? Sosyalizm değerlerini belleklerden silme, unutturma çabası niye?

Stalin ve SSCB rejimini eleştirirken „aydın sorumluluğu“ yerine getiriliyor da SSCB’nin ileri değerlerini görmezlikten gelmeye ne denilebilir? Bunun adına, ekmeğini yediğinizin kılıcını sallamak mı denilir? Sovyet tarihinin aydın sorumluluğu ile eleştirel irdelenmesi gerekir. Bugün buna daha çok ihtiyaç vardır. Bu yönlü çabanın ulaşacağı sonuçlara katılmayabiliriz. Açığa çıkaracağı tarihi gerçekleri kimi yönleriyle beğenmeyebiliriz, ama bu yönlü çaba ve arayışın yanında oluruz. Biz komünistler bütün çıplaklığıyla kendi tarihimizle yüzleşmekten ürkmüyoruz, tersine ilerleyebilmek için buna ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Ama reel sosyalizmin tarihi irdelenirken, tek yanlı, inkârcı ve hele de sosyalizmin dün de bugün de yeminli düşmanları olan Avrupa sosyal demokrasisinin bakış açısından geliştirilen eleştiri ve değerlendirmeleri reddediyoruz, bunlara karşı mücadele ediyoruz.

Aydının Yaşam ve Üretim Alanı
Geçerli formüllere ya da bilinen reçetelere bağlı kalınarak düşünsel üretim yapılamaz. Ancak geçerli formüller ya da reçeteler denilince, bazılarının akıllarına nedense sadece reel sosyalizmin kimi uy- gulamaları ve yine kimi donuklaşmış düşün kalıpları gelmekte.
Reel sosyalizmde ideolojik, felsefi alanda kendini tekrarlayan bir donuklaşma olmasaydı Yeltsin, Türkmenbaşı, Aliyev, Gorbaçov ve daha niceleri o zeminlerde gelişemezlerdi. Hele de komünist parti yöneticiliğine hiç yükselemezlerdi. Reel sosyalizmde kendini tekrarlayan donuklaşma olduğu doğru, peki ya kendini tekrarlayan burjuva liberal ideolojiye ne diyorsunuz sayın Uzun? Buna rağmen nasıl, neyle ayakta durduğunu biliyoruz. Ve kendisini 200 yıldır tekrarlayan burjuva düşün kalıplarının üzerinde durmayacağım, burası yeri değil.
Aydın, düşünsel üretiminde reçete ya da alışılagelmiş geçerli formüllere bağlı kalmaksızın, özgün yeniden üretimi sağlayacak zemin- lerde bulunmalıdır. Bu zemin, sonsuz zenginlikleri ve yaratıcılığı ba- rındıran halkın kendisidir. Halkla, toprakla, üretimle bağı olmayan aydın veya yazar, reçeteleri, alışılagelmiş formülleri aşamaz ve büyük yapıtlara imza koyamaz. Yazar ve aydın, toprakla, halkla iç içe yaşamazsa, salt arşivlerle yetinirse, taşların yerini değiştirebilir, ama taş üstüne taş koyan (duvar ören) usta olamaz. İsteyen „arşivlerde sonsuzca talan edilebilir tarihsel ve yazınsal bir alıntılar bölgesi bulmayı ve kolonize etme“kle yetinebilir. (Ahmet Oktay 22/7/2001 Radikal) Ama bununla ilerleme sağlanamaz. Sorun, arşiv ile yaşam arasında gelecek bakışlı bir köprü kurabilmektir.
Stockholm, Paris vb. yazar için elbette Diyarbakır’a, hatta Ankara’ya oranla daha güvenli birer mekan oluştururlar. Doğru, ama halktan uzak, güvenli mekanlarda üretilen eserlerin (özellikle edebiyatın) o halkın değişim ve aydınlanmasında misyon üstlenebilecekleri tartışmalıdır.

Yazar, yurtdışında ülkesinin tarihini araştırabilir, dili üzerine çalışmalar sınırlı da olsa yapılabilir. Sınırlı diyorum, çünkü dil kadar halk ve üretimle iç içe gelişebilen bir başka şey yoktur. Ülkeyle ilgili tarihi roman da yine bir ölçüde yazılabilir. Bu sorunlar üzerine yazmakta, güvenli ve dingin olması nedeniyle Avrupa kentlerinin Kürdistan kentlerine oranla avantajlı olduğu bir gerçek. M.Uzun bu avantajları kullanabildi ve Kürtçe roman yazmanın yanı sıra „Kader Kuyusu“ veya „Siya Evînê“ gibi tarihi romanlar da yazdı. Kürt egemen sınıf- larının içerisinde özgürlük mücadelesinde yer almış belli şahsiyetlerin yaşamını konu alan tarihi romanlar yazdı. Tarihi, sınıflararası müca- delenin ürünü olarak görmese de (ki bu onun temel yanlışıdır), tarihin belirli kanıtlarını gün ışığına çıkarması bakımından olumludur.
Ama Uzun (ya da bir başkası), çeyrek yüzyıl ayrı yaşadığı, bugü- nünü, bugünkü mücadele ve direnişini konu alan roman yazmaya kalkarsa, „Aşk gibi aydınlık, Ölüm gibi karanlık“ romanında olduğu gibi çuvallar. 15 yılı aşkın süren savaşta, nice adlı ve adsız kahraman varken, bula bula iki karşıt cepheden Kevok ve Baz gibi iki tövbekârı, iki ihanetçiyi romanın sürükleyici kahramanları olarak öne çıkarır.

Romanı okuyup bitiren, eğer sorgulayacak bilinç düzeyinde değil- se, Kevok ve Baz’ın akıbetini, yani ikisinin de kavgada taraf olduğu cepheden ayrılarak ortak bir yönelişe, ama belirsiz bir yönelişe girmelerini ve ayrıca ikisinin de rejimin güçleri tarafından öldürül- meleriyle ilgili olarak, „ben bu kavgaya niye gireyim ki?“ sonucunu çıkarır. 350 sayfalık romanın gerisi ayrıntıdır. Uzun’un Kevok’una karşılık, Sedat Yurtdaş’ın romanında öne çıkardığı Remo ise kararsızlık içinde kararlı davranır, tüm kaygı ve endişelerine rağmen, İstanbul’a bilet aldığı halde son anda otobüse binmekten vazgeçer. Mücadelenin sürekliliği için Diyarbakır’da kalmaya karar verir, yani kararsızlığını yener.

M. Uzun, gerek romanlarında gerekse de denemelerinde siyasal mesaj vermeye ya da siyasal tema işlemeye yöneldiği her yerde İsveç sosyal demokrasisinin „sivri uçlardan arınma“ bakışını verir. Uzun, İsveç’teki „uyum üzerine kurulu kültürü“, çatışması oldukça sert olan bizim topraklara taşıma yanlışına düşer.

Tarihi, tarihi romanı yazacak aydın olmalıdır, ama asıl ilerletici olacak olan bugünü yazmaktır. Bugünün yazar ve aydınının da ya- şam alanı olan bugünü yaşayabilmek, üretebilmek. Yani kent yoksullarının dev sorunlarını yazmak… İşsizlikle kuşatılmış emek ordusunun, sendikasız, sigortasız, karın tokluğuna bile denilemeyecek bir ücretle çalışanların yaşam koşullarını yazmak… Kapitalist gelişmenin beraberinde getirdiği yabancılaşmayı, bireyciliği, bencilliği yazmak ve işlemek… Kürdistan ovalarında yazın sıcaklığında eşiyle, çocuğuyla, yaşlı babasıyla, naylon çadırlarda karın tokluğu bile denilemeyecek bir ücretle Kürt/Kürdistan tarım ve toprak burjuvazisine çalışan mev-simlik işçilerin yaşam kavgalarını yazmak… Savaş nedeniyle ve savaşın bilinen şekliyle sonlanmasının halkta yol açtığı yıkımı yazmak… Savaşın kısa sürede kentlere zorla sürüklediği milyonlarca insanın duygu, dram ve yaşam zorluklarını yazmak, yazabilmek… Her gün bir yenisi eklenen kadın intiharlarının nedenlerini yazmak… Hakkari, Van vb. kentlerimizde çöplükte beslenen ailelerin acılarını, ruh hallerini yazabilmek…

Bunlar, ülkemizin ve işçi emekçi halklarımızın yaşamsal gerçekleridir. Bunlar, ülkemizin gerçek fotoğrafıdır. Bunlar, aynı zamanda yazarın ve aydının kendini sürekli, yeniden üretebileceği yaşam alanlarıdır. Bunlara eğilmek, bunları gözlemlemek, bunları romanlarında, öykülerinde, şiirlerinde tema olarak işleyebilmek, bunlardan siyasi mesajlar üretebilmek… İşte yazarın geçerli formüllere, reçetelere takı- lıp kalmadan kendini üretebileceği yaşam alanları. İşte dev bir edebiyatın, derin değişimlere imza koyabilecek eserlerin üretilebileceği yaşam alanları, belirli temel çizgileriyle bunlardır.

Kürdün Kürde Karşı da Demokrasi Talebi Var
Bunları yazmayan, tema olarak işlemeyen birisi, bu topraklarda halkın direnişinin yazarı olabilir mi? Bunları yazmayan, işlemeyen birisi değişim, aydınlanma, insan hakları, hümanizm yönünde topluma katkı sunabilir mi?

Kürtlerin ulusal baskı altında tutulmaları, beraberinde haklı ulusal taleplerini öne çıkarıyor. İnsan hakları ve demokrasi yönündeki taleplerine aciliyet kazandırıyor. Bunlar, esas olarak Kürtlerin rejime ve emperyalizme karşı talepleridir. Ama artık Kürdün Kürde (Kürdistan toprak ve sanayi burjuvazisine) karşı da demokrasi, insan hakları, sosyal haklar vb. talepleri var. Yani Kürdün Kürde karşı sınıf mücadelesi, yaşamın dayattığı bir gerçek.
Antep’te, Malatya’da sendikaları bile yasadışı örgüt olarak algı- layan ve emeğin sosyal haklarına ilişkin en küçük bir iyileştirmeye yanaşmayan sanayi burjuvazisine karşı; Harran’da, Batman’da, Ciz- re’de, Iğdır’da yazın sıcaklığında yaşlısıyla/genciyle tarım işçiliği yapan ve insani, sosyal hiçbir hak tanınmadan çalıştırılan Kürdün, Kürt ve Kürdistan tarım ve toprak burjuvazisine karşı insani, sınıfsal, sosyal talepleri var.

Kopenhag Kriterleri’nin dışında gözü hiçbir şeyi görmez hale gelen Kürdistanlı siyasetçi ve aydınlara bunları hatırlatmaya devam edeceğiz. Hiç kimse ya da aptal olmayan devrimci siyaset, kişilik, aydından devrim lehine, siyasal faaliyet lehine, edebiyattan (devrimci edebiyattan) kopmasını beklemez. Böyle bir yaklaşım ne gerekli ne de beklenir. Beklenen; halkla iç içe yaşayan aydının devrimci değişimi hedefleyen sanatsal üretimidir. Beklenen ve yeni filizlenen öğelerle umutvar olduğumuz, toplumun ileri veya geriliğinden, halkın deği- şime uzak veya yakın oluşundan kendini sorumlu gören ve bunların toplamında aydın ile halkın ilişkisinde karşılıklı geçişli ortak bir alanı algılayan aydın/sanatçılar 21.yy’da değişim ve aydınlanmanın taşı- yıcısı olabilir.

Peki ama aydının politik etkinliği hiç mi edebi çalışmalarını etkilemeyecek? Etkiler, etkilemiştir de. Bütün büyük aydın ve sanatçıların politik faaliyetleri az ya da çok edebi, sanatsal çalışmalarını etkilemiştir. Dahası hemen hemen bütün büyük aydın ve sanat adam- ları, gerek doğrudan siyasal faaliyetlerinden gerekse edebi çalışmalarında rejime ve sermayeye karşı işledikleri kışkırtıcı tema ve me- sajlarından dolayı başları bir hayli belaya girmiştir. Siyasal aktiviteye ayırdıkları zaman nedeniyle edebi çalışmalarında aksamalar olmuştur. Ve yine bizim çarpıcı bir örneğimiz; M. Uzun’un “ Siya Evînê“ romanını „ji bo biranina Yılmaz Güney“ diyerek anısına adadığı Y. Güney’in de sanatsal yaşamı boyunca siyasetle iç içe yaşadığı, hatta doğrudan siyasal bir hareket yaratma kavgasını geliştirdiği bilinir. Ve Yılmaz’ın geliştirdiği sanat ve siyaset ilişkisinin kendine oldukça ağır bedellere malolduğu da bilinir.

Özetle; Avrupa’daki ya da genel olarak yurtdışındaki aydınlarımızın üretimi de genel olarak bizim üretimimiz. Artısıyla, eksiğiyle katkı olarak algılanmalıdır. M. Uzun’un „Ninemin sözünü ettiği Welatê Xerîbiyê, biz Kürtler için, ne yazık ki entellektüel ve kültürel çalışmaların merkezi, anayurdudur“ (Nar Çiçekleri sy. 68) şeklindeki tespit ve değerlendirmesi, en azından günümüz için gerçeği yansıtmaktan uzak olduğu için reddedilmelidir. Burada yani Kürdistan’da ve TC metropollerinde gerek entellektüel gerekse kültürel üretim içerisinde olan bir hayli isim verilebilir. Avrupa’daki aydın ve yazarlar kadar rahat ve güvenli çalışma ortamına sahip olmamalarına rağmen her konuda zengin ürünler verdikleri görülüyor. Kısacası, görüşlerine, tespitlerine, işledikleri temalara katıldığımız/katılmadığımız, takip edebildiğimiz/edemediğimiz geniş bir aydın ve yazar kesimi bulunuyor. Ve önemlisi de bunları geriden takip eden, kendi alanında halihazırda belli belirsiz şekillenen genç bir kuşak filiz halinde gelişiyor. Entellektüel boyutu potansiyel olarak mevcut kuşağın ilerisinde olan bir kuşak K. Kürdistan kentlerinde de giderek şekilleniyor.

Avrupa’da yerleşmiş ve özellikle kendilerini entellektüel ve kültürel çalışmaların odağı („anayurdu“) olarak görüp sunanlar; topraktan, yaşamdan yeni filizlenen bu genç kuşağın gerek bugün gerekse de gelecekteki sert eleştirilerine hazırlanmalıdır. Çünkü bu genç kuşak, Kürdistan’ın sert iklim koşullarında çiçek açıyor.

Sarhoş adam parasını lamba direğinin altında ararmış. Parayı orada kaybettiği için değil, kaldırımın o bölümü daha iyi ışık aldığı için. Bizim kimi yolunu şaşırmış aydın ve yazarlarımız da Avrupa başkentlerini Kürtlerin entellektüel ve kültürel merkezleri olduklarından dolayı değil, kendilerini orada bulabileceklerine inandıkları için Kürt kültürünü orada arıyorlar. Ama Avrupa’da Kürt kültürü üretilemez. Çünkü kültür manevi olduğu kadar, maddi bir olgudur ve kültürün anayurdu her koşulda kendi halkı, kendi toprağıdır.

KÜLTÜRDEKÜRESELLEŞME ve YERELLEŞME OLARAK
ZENGİN HALKLAR KÜLTÜRÜ…
18. 19. ve 20.yy’da ulus devletlerin oluşumu ile birlikte ulusal kül- türlerin hem genel hem de karşıt sınıf öğeleri uzun yıllar birlikte şekillenmiştir. 20.yy sonu ve yeni girilen 21.yy’da ise uluslararası kül- türün, dahası ulus ötesi („ulusalsızlığın“) kültür ve entellektüel tartışmaların odağında yer aldığı şimdiden görülüyor.

Kültür sorununda ikili bir gelişme yaşanıyor. Bir yandan; uluslar ötesi şirketleriyle, döviz ve borsa hareketleriyle, dünyayı adeta avucunun içine alan medya araçlarıyla, serbest piyasa ve özgürlükçü yönelişiyle ulusal olanı kuşatan, yerelin zengin farklılıklarını eritmeyi hedefleyen kapitalist küreselleşme… Yani vahşi kapitalizmin ulusal olanın da ötesinde bir bütün olarak yereli yoketme yönelişi. Dün ulus devletini yaratan kapitalizm, bugün artık onunla işi bitti ve eritmeyi hedefliyor.

Öte yandan küresel düzeyde dün de varolan ve bugün de yeni bir içerik kazanarak (ya da daha kazanacak olan) gelişen emeğin (özgür halkların) perspektifindeki evrensel kültürel dinamiğidir. Emeğin perspektifinde gelişen/gelişecek olan evrenselleşme, zengin yerel farklılıkların eritilmesinin üzerinde değil, yerel zenginliğin korunarak ev- rensel düzeyde birliğinin sağlanması biçiminde şekilleniyor. Çünkü sorun gayet açık; yerel olmadan evrensel olamaz. Evrensel olan gökten zembille inip şekillenmeyecek. İllaki bir yerden (yerelden), özgül bir tarihten, özgül bir kültür veya bir iktidar ilişkisinden kopup (sü- zülüp) gelişecektir.
Vahşi kapitalizmin yok edici yönelişine rağmen, küreselleşme yerelin ölümü veya dünya çapında kültürel türdeşleşmesiyle sonuçlanmayacak. Tersine merkezileşme, zengin bir yereli üreterek ilerliyor. Dünya kültürüne (ortak kültür havuzuna) doğru bir gidiş var ve bu devam edecek. Ama bu, yerelin ölümüyle sonuçlanmayacak. Bundan çıkarılacak sonuç, ulusal kültürün yaşayacağı değil, yerini başka bir içerikte zengin bir yerele bırakacağıdır. Ulus olgusu öncesine benzeyen, zengin bir halk toplulukları ve onların zengin kültürleri oluşacak/oluşuyor. Kısacası, merkezileşme karşıtı oluşan ve oluşacak olan yeni yereli, ulusal olanla ve ulusal kültürle karıştırmamak gerekiyor. Zengin bir halklar kültürünü yansıtacak olan trend, halkların sürekli yeniden oluşumu ile paralel olarak yerelde sürekli bir içerik başkalaşımına uğrayarak devam edecek. Yani yerel olan ve olacak olan kültür statik değil, tersine „hareketli ve sürekli yeniden oluşum içerisinde.“

„Kültür, oldukça geniş bir kavramdır..“ Bir toplumun ister maddi ister manevi yaşam alanını ele alın, karşılaştıracağınız şey kültürdür. Manevi yönden bakıldığından antropolojiden, etnografyaya, filolojiden, psikolojiye, tarih ve sosyolojiye varana kadar çeşitli görünüm ve öğelerle kendini gösterirken, diğer yandan da maddi üretimin bütün süreç ve öğelerini kapsar.
İnsan yaşamında kültürle kodlanmamış hiçbir şey yoktur. Mimari kültür, giyim ve yemek kültürü, tartışma kültürü… Ve bunların her birinin onlarca alt kodlamasıyla insan yaşamının maddi ve manevi tüm öğelerini içerir.

Kültür, oluşum doğası gereği yerelci (tikelci) bir niteliğe sahiptir. Bir kıta veya bölgeye, bir ulusa, bir gruba, hatta bir bireye varana kadar özgün özellikler içeren niteliği karşımıza çıkar. Afrika ya da Avrupa kültürü, İtalyan ya da Kürdistan kültürü, Türk ya da Rus kültürü, burjuva ya da proleter kültür, Diyarbakır veya Van kültürü… Bunlar popüler, seçkinler, alt, folk, kitle, sınıf kültürü vb. olarak isim ve içerik kazanır.

„Başlangıçta bir sürecin adı olan kültür, ürün kültürü (yetiştirme) veya hayvan kültürü (besleme veya yetiştirme) ve bir genişlemeyle, insan zihninin kültürü (aktif geliştirme) 18.yy sonlarında özellikle Almanya ve İngiltere’de belirli bir halkın ‚genel hayat tarzı’nı oluşturan bir ‚ruh‘ (spirit) yapılanışına veya genelleşmiş bir ‚ruh‘ durumuna verilen ad haline geldi.“ (Raymond Williams, Kültür sy. 8, İletişim Yayınları)

Demek ki insanoğlu uygarlaşmanın daha ilk adımında doğa koşulları ile mücadele içerisinde, ektiği toprak, yetiştirdiği bitki, evci- leştirip beslediği hayvan ile onun ayrı bir canlı varlık olmasının ürünü olarak kültürü ortaya çıkarmıştır. Kültürde, tarihsel seyir içerisinde akışkan bir değişim ve süreklilik de buradan gelir. Özetle kültür, insanın hayvansal kökenden gelen davranışlarından sıyrılmasındaki tüm maddi ve manevi değerleri ya da ilerlemeleri içerir.
Kültür ile teori ve özellikle de kültür ile ideoloji özdeş tutulamaz. Kültürün ideolojik içeriği var, ama bu genellemeden hareketle bütün kültürel etkinlik, süreç ve üretimleri ideoloji ile bir tutmak ya da ideolojinin yönlendirdiği pratikler olarak görmek yanlıştır. Sınıflı toplumlarda kültürün ideolojik içeriğine sınıf karakterini veren, karşıt sınıf- ların çatışan çıkarlarıdır. Başka bir ifadeyle, kültürün ideolojik içeriği, egemen sınıfların avangard kültürüne karşı, ezilen/sömürülen sınıf- ların özgürlük ve sosyalizm uğruna kavgada yarattıkları direniş kültürüdür.

Kürt/Kürdistan kültürünün tarihi kökleri derin, güçlü ve zengindir. Önce İslam ordularının, sonra işgalci devletlerin baskı, tahrip ve inkârı içeren ağır saldırılarına maruz kalmıştır. Ardından da günü- müzdeki şoven, ırkçı rejimlerin ret, inkâr ve ağır baskılarla iç içe geliştirdikleri asimilasyona maruz kaldı. Bütün bunlara karşı direnmek, sağlam tarihi köklere sahip olmadan mümkün olamazdı.

Ayrıca tarihte uygarlığın beşiklerinden biri olan Mezopotamya’nın tarihe ışık tutan ve geçmişten günümüze doğru mesajlarla yüklü olan kültürel değerleri ya tahrip edildi/ediliyor ya da barajlar siyasetiyle sulara gömüldü/gömülüyor.

Bütün bu cepheden saldırılara rağmen Kürt kültürü tarihin her evresinde bir karşı direniş hattını geliştirmiş, böylelikle kendini korumaya yönelmiştir. Özellikle dil, edebiyat ve sanat başta olmak üzere kültürün manevi boyutunu oluşturan değerler bugün de işgalci rejimlerin ağır saldırılarına karşı direniyor.

Kürt/Kürdistan kültürünü bütün derinliğiyle açığa çıkarmak, hem kendi tarihsel kanıtlarını belgelemek hem de ulusal özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin boy verdiği kendi topraklarının ileri değerlerinden beslenebilmesi bakımından da önem taşır. Fakat bu yapı- lırken kimi eserlerde görüldüğü gibi çubuğu tersine bükmenin de ötesinde Türk Tarih Tezi’nin özünü oluşturan Güneş Dil Teorisi’nin ikiz kardeşini ya da Kürdi versiyonunu türetmek eğilimi gelişiyor. Böyle bir eğilim Kürt halkına ve 21.yy’da gerçekleştirilmesi gereken aydınlanma mücadelesine büyük zarar verir.

Kimi aydın ya da araştırmacılar Kürt kültür uygarlığının „dünyanın tek ve temel çekirdeği“ olduğunu iddia ediyor, başka bir ifadeyle uygarlık tarihini Kürtlerle ama sadece Kürtlerle başlatan görüşler ileri sürüyorlar.

Ezilen uluslarda tarih irdelenirken kendi dayanaklarını güçlen- dirmek adına dünya halklarının uygarlık tarihi hazinesinden müm- kün olduğunca daha fazlasını kendi halkına (ulusuna) mal etme çabası genel bir eğilimdir. Fakat bizde kimi tarihçi veya yazarların yaptığı, daha fazlasını mal etmesinin ötesinde, tarihi sadece Kürtlerle başlatıp-bitirmektir.
Bu yanlış görüş ve iddialara ilişkin Medeni Ayhan genel çizgileriyle katıldığım bir yaklaşım getiriyor. Benzer bir yaklaşım da Şerefhan Cizîri’de görülüyor.

M. Ayhan: „Kürtlerin, kültür ve uygarlığının büyüklüğünü ayrı bir kurum olarak varlığını ortaya koymak için ’saf kültür‘ iddiasında bulunmaya, bunu teorize etmeye politik açıdan gerek olmadığı gibi bilimle de bağdaşmaz. ‚Homojen kültür‘ iddiası sosyal realitenin inkârıdır.
„Kürtlerin, büyük Mezopotamya kültür ve uygarlığının temel çekirdeklerinden birinin temsilcisi olduğunu ortaya koymak ve çö- zümleyebilmek için ilk keşif ve icatların Kürtler tarafından yapıldığı teorisine sarılmaya gerek yok.“ (Bilim Tarih ve Metodoloji, Kürt Tarih Yazımı, Polemikler ve Çatışan Sapma Eğilimler. Sy.96-99 Sorun Yayınları)

Benzer bir yaklaşım ya da uyarı Şerefhan Cizîri’den geliyor:
„Diğer yanda şu da bir gerçek: Kürdistan’da yığınla halklar gelip geçmişler, onlar da uygarlıklar kurmuşlar. Onun için Kürdistan’daki herşeye Kürt etiketini yapıştırmak bilimsel değil… Kürt halkı etnik ve devlet merkezli tarih anlayışlarından çok çekmiş. Şimdi aynı mantıkla Kürdistan tarihini yazmak doğru değil.“ (Bize Felsefe Lazım sy.121 Pêri Yayınları)
Uygarlık ve kültürlerin ilk boyverdiği alan sadece Mezopotamya değildir. Ayrıca Mezopotamya’nın kültür ve uygarlığı sadece Kürtlere mal edilemez. Çünkü, Kürtler halk olarak esas Kuzey Mezopotamya gerçeğini yansıtırlar. Ve Ş. Cizîri’nin de işaret ettiği gibi K. Mezopo- tamya’nın yani Kürdistan’ın kültür ve uygarlığı da tek başına Kürtlerle özdeşleştirilemez.
Kürt halkının bölge ve dünya halkları ile en çok dayanışmaya ihtiyacı olduğu bir süreçte Kürdistan’daki tüm kültürel değerleri Kürt- lere mal etmek, en başta Kürt özgürlük davasına zarar verir. Özel olarak ultra ulusçu tarih yaklaşımları, Kürdistan işçi sınıfının hem özgül hem de enternasyonal mücadelesini olumsuz etkiler.

Bir başka sorun; dünya çapında bir trend olarak uluslar ötesi kültürel bilgi kuramlarının geliştirildiği bir sürece karşın, kurumsal bakımdan ulus devlet olarak bile daha örgütlenemeyen, kurumsal yapısını merkezileştirememiş gerçeğimiz var. Dolayısıyla zengin bir ulusal/yerel kültürel kuramlaşmayı başarabilirsek, Kürt halkının tarih içerisindeki kültürel değerlerini gerçeğe en yakın olarak açığa çıkarabilirsek ve önemlisi de yeni koşul ve zeminlerde kültürel yeniden üretime süreklilik kazandırabilirsek, ulus ötesine halkımızın yerel/ulusal değerlerini taşıyabiliriz. Ve elbette diğer halkların Kürdistan kültü- rünün oluşumundaki yerlerini, katkılarını inkâr etmezsek, bu taşımada başarılı olabiliriz. Son olarak; kültürel faaliyetlerin bir ayağı geniş kültürel değerleri gün ışığına çıkarmaksa, diğer ayağı ise Kürdistan’ın bugünkü maddi ve manevi kültürel dokusundaki değişimleri irdelemek ve özellikle manevi alana derinlemesine bir müdahil tutum geliş- tirmektir. Çünkü 21.yy aydınlanmasının temel bir ayağı bu alanda şekillenecektir.

Kültür nasılki uzmanlaşmış kültürden ibaret değilse, kültürel üretim de uzmanlaşmış „zihinsel duruş“ ile sınırlandırılamaz. Çünkü kültürel üretim bir yanıyla amatör faaliyetin ürünüdür. Ama halk saflarında durmadan genişleyen bir alan olarak gelişmiş „zihinsel duruşu“ geliştirme görevi, öncelikle gelişmiş „zihinsel duruşu“ temsil eden aydın ve sanatçıların görevidir.

Sanat, emek ve özgürlük
Emek, insan ile doğa arasındaki bir ilişkiden öteye, bir süreçtir. İnsanın maddi üretim sürecindeki faaliyeti dilin, bilincin, sanatın ve genel olarak kültürün üretildiği ana zemindir. Zaten, sanatın insan emeğinin bir parçası ama özgün ya da „estetik bir parçası“ olması da buradan gelir. Bu süreçte ya da ilişkide insana özgü olan her şey (sanat, ideoloji, siyaset, edebiyat) var ve bunlar karşılıklı ilişki içerisin- dedirler.

„İdeolojisizleşme“yi, ideolojik bir tutum olarak „siyasetsizleşme“yi taktik bir politika olarak bilinçli/amaçlı geliştiren merkezler ne yaptıklarını biliyorlardır. Ama ya emperyalist ideologların dogmalarını alkış- layan yarım aydınlar ve satılmış kalemler! Marksistler, sanat-siyaset, sanat-ideoloji ilişkisinden söz ettiklerinde, işte bunların tüyleri diken diken oluverir.
Kürdistan’da sanatın, edebiyatın, tam da gerçeğin, estetiğin yanı sıra daha doğrusu bunlarla iç içe ideolojik-politik mesajlarla yüklü olması gerektiği bir süreçten geçiyoruz. Tam da bu süreçte, tam da yeni bir aydınlanma mücadelesinde, tam da sola/emeğe tarih içe- risinde malolmuş kavram ve değerlerin içeriğinin boşaltılmaya çalı- şıldığı bir süreçte sanata yeniden ideolojik aşı gerekiyor.

Halkı ve bir parçası olarak bireyi köksüz bırakmayı amaçlayan kültürel yağma sürüyor. Kapitalist modernizasyon çirkin yapılaşmayla, giyim-kuşamda Paris’te üretilen modelleriyle ve ABD müzik sektöründe en son üretilen albümlerin kısa sürede Diyarbakır’da (piya- sada) boy göstermesiyle, her eve girmeyi hedefleyen internetiyle geli- şiyor. Bu gelişme karşısında halkın gelecek kaygısını az çok taşıyan sorumluluk sahibi herkesin üzerinde durup düşünmesi gereken sorun şudur:

Bu kapitalist modernizasyon, kültürel yağmayla; derinlemesine geliştirilen asimilasyonla; estetik ve zevkten yoksun, ticari metaya dönüştürülmüş sanatsal ve edebi faaliyetle; genişletilen zorunlu eği- tim tabanına karşın, içeriği şoven rejimin ve kapitalist sanayileşmenin ihtiyaçlarına yanıt verecek şekilde belirlenen eğitim sistemiyle sürdürülüyor.
Sanatta estetik kaygısını taşıyanlar, ürününe emeğinin yanı sıra estetik kaygılarını nakşetmeyi (işlemeyi) hedefleyen aydınlar, boğazına kadar yabancılaşma sularına gömülmüş bir toplumda en başta üretim süreçlerindeki kapitalist yabancılaşmaya karşı tavır almazlarsa inandırıcı olabilirler mi?

Sadece fabrikada çalışan işçi mi ürününe yabancılaştırıldı? Sanat ürünlerinin piyasada meta derekesine düşürülmesiyle birlikte sanatçı da büyük ölçüde kendi emeği ve ürününe yabancılaşmadı mı? Piyasa ve daha fazla kâr kaygısıyla üretildikten sonra ha heykel yapan bir sanatçı ya da roman üreten bir yazar olmuş ha ayakkabı ya da gömlek üreten fabrikada çalışan bir işçi olmuş, ne farkeder? İkisi de kendi ürün ve emeğine yabancılaşmıştır.
Mülkiyet egemen kapitalist toplumlarda her şeyin, en başta da sanatın bütün estetik çekiciliği alınarak piyasaya hatta sokağa-işportaya düşürüldüğü bir evrenin doruklarında yaşıyoruz. Sanatçı ve aydın öncelikle bunu sorgulamakla yükümlüdür.

Sanatın ticarileşmesi elbette yeni değil, ama hiçbir dönem de sanat ürünleri bu düzeyde piyasaya, işportaya düşürülmüş değildi. Picasso bugün sağ olsaydı, bu sanat tacirlerine ne derdi acaba? Picasso’nun dün Fransız Komünist Partisi’nin saflarında yer alışıyla aslında ne dediği belli. Ama ölümünün ardından geçen 30 yılda gelişen sanat ile piyasa ilişkisinin bugünkü düzeyine ne derdi acaba?

Bugün geçmişe oranla daha kapsayıcı bir kuşatılmayla „sanatçının“ yaratıcı çalışmasının koşulu sayılan servet ve şöhret itekleyici kıstaslar haline getirildi. Her şey bir yana, aydın ve sanatçı olmanın, dahası insan olmanın onurunu kurtarmak babında bile kapitalist yabancılaşmaya, ticari kuşatıcılığa karşı tutum almak gerekmez mi?

Geçmişte ciddi entellektüel faaliyet geliştirenlerin büyük çoğunluğu açlık ve maddi imkânsızlıkların tehdidi altında olmalarına rağmen ayakta durmuşlar, aydının onurunu koruyabilmiş ve bağımsız üretimini sürdürebilmişlerdir. Hem kapitalist meta kültürünün açık pazarında kulaç atacaksın, piyasanın talep yönlendiriciliği altında ürün verecek ve bunun „nimetleri“nden yararlanacaksın hem de sa- natçının onurunu ve bağımsızlığını koruyacaksın! Bu ikisini bir arada yürütmeyi şeytan bile başaramaz.

Marx, insani duyguların eğitilmesi ve özgürleştirilmesi yolunda „estetik faaliyetin sürekliliğinin önemi“ üzerinde durmuştu. Çünkü biliyordu ki insan, geniş içeriğiyle eğitim yoluyla insan olur. Kapitalist çok yönlü kuşatıcılık altında insanın yeniden insanlaşması gibi kapsayıcı bir sorunla yüzyüzeyiz. Babanın oğula ya da kardeşine döviz biçiminde borçlanması nasıl bir „insani“ duygudur? İşte kapitalist meta ya da mülkiyet egemen toplumun insan üzerinde hakim kılmaya çalıştığı duygusuzluk…

Bilim esas olarak mantığa, akla; sanat ise daha kapsayıcı olan bir alana, göze-kulağa-yüreğe hitap eder. Siyaset ise ikisini de içerir, ama eksikli içerir. Bugün bütün bu cephelerden; işçilerin, işsizlerin, kirli savaş mağdurlarının, intihara sürüklenen kadınların ve kapitalist yağmaya uğrayan doğa ve çevrenin acıklı durumundan herkes „durumdan vazife üretme“ misali kime ve neye karşı, kimden ve neden yana tutum alması ve neleri yapması, üretmesi gerektiğini belirleyebilir/belirlemelidir de.

Sanata Yeniden İdeolojik Aşı Gerekiyor
Halklar, işçiler, yoksullar için gerçek ya da toplumsal sanat denildi mi akıllarına otomatikmen Stalin gelen; sanatın ideolojik mesajı olmalıdır denildi mi akıllarına Marksizm-Leninizm gelen ve derhal karşı tutum alanlar, bilinçli ve amaçlı bir çarpıtma çabası içerisin- dedirler. „Sanatı sanat için yapıyorum. Parti, rejim ve ideoloji ile bir ilişkisi yok“ diyenler son tahlilde bir sınıfa, bir ideolojiye hizmet etmişlerdir ve bu ideoloji, genellikle burjuva ideolojisidir. Çünkü, sanatçı gerçeğin resmini çekiyor ve işliyorsa, bugünkü çelişkiler y mağı toplumda tarafsız, mesajsız sanat üretmesi mümkün değildir.

Harran’ın, Cizre’nin kavurucu sıcaklığında çalışan mevsimlik işçilerin; fabrika ve işletmelerde sosyal hak ve güvencelerden yoksun çalışan ücretli emek ordusunun yaşam koşullarının resmini tam olarak çekebilen bir aydın, yazar gerçekten „sanatın siyasi mesajı olmaz“ diyebilir mi acaba? Ayrıca, çelişkiler yumağını içeren gerçeğin resmini çekmek ve katıksız sunmak mümkün mü? Bunu başaran birisi olsa bile, yapılan sanat değil aktarımcılık olur. Sanat ise gerçeği salt aktarmak değil, işlemek, yoğurmak ve bunları yaparken de kendini katmak demektir. Kendini katmak ise şu veya bu oranda gerçeğe ilişkin tutum almak olur. „Sanatın ideolojik mesajı olmaz“ diyen aydın ve sanatçılarımız, ezilenlerin, sömürülenlerin yaşam koşullarında, kimi büyük aydın veya yazarın yaptığı gibi yıllarca, aylarca kalmalarına bile gerek kalmadan, cehennem azabını aratan Harran’daki tarım işçilerinin yaşam koşullarında haftalarca hatta günlerce kalabilseler, acaba „sanatın siyasi mesajı olmaz“ diyebilirler mi? Ya da siyasal ajitasyon „sanatın estetik dokusunu bozar“ derler mi? Yoksa tüm güçleriyle ajitasyonu sanatın amaçlarından biri haline getirmeye mi ça-balarlar?

Şiwan’ı Kürt halkının büyük ozanı (dengbêji) konumuna getiren, onun sanatına rejim karşıtı sürükleyici bir ajitasyon yüklemesi, ulusal özgürlük hedefinde sanatını ideolojik, politik tema ve mesajlarla yük- lü sunması değil midir? Şiwan bir X veya Y partisi üyesi değil, ama onun siyaseti yok muydu? Bugün de yok mudur?

Sınıflar arası mücadelenin sürdüğü her yerde sanat bir taraftır. Dolayısıyla sanat bir yanıyla ideolojiktir. Ama siyasal ideolojiden farklı olarak sanatta ideoloji örtüktür, estetik öğelerle esnetilmiştir. Bu özelliğinden dolayı siyasal ideoloji ile kıyaslandığında, sanatın içerdiği ideoloji zaman aşımı karşısında daha direngen bir nitelik taşır. Feqîyê Teyran, Ehmedê Xanî, Cigerxwun ve Nazımların sanatlarında içselleştirdikleri ideolojik mesajların, temaların günümüze kadar canlılığını koruması bunun en iyi tanığıdır.

„Resim ve heykelde olduğu gibi gerçek anlamıyla plastik sanatlarda da biçim ile ideolojik içerik arasında yeni bir ilişki söz konusudur… Bununla birlikte resim ve heykel söz konusu olduğunda, biz hemen tabloları ve heykelleri birer temsil gibi gerçeğin az ya da çok açık bir özgül yansıtını veren nesneler gibi düşünürüz. Seçilen gerçeklik han- gisidir, hangi biçimde yansıtılmıştır, sanatçının yaratıcı prizmasından geçerken hangi değişikliklere uğramıştır. İşte sanatın ideolojik yönü burada yer alır. Marksçı anlayış da burada kendine geniş bir uygulama alanı bulur.“ (Anatoli Lunaçarski, Sosyalizm ve Edebiyat sy.36, Evrensel Kültür Kitaplığı)
Geleceğin işlenmesinden de daha önemli olan, hangi gerçekliğin seçildiğidir. Diyarbakır’da kimi Ben u Sen Mahallesi’ndeki gerçekliği, kimi ise son yıllarda sayıları artan yıldızı bol otellerdeki gerçekliği seçer. İkisi de Diyarbakır’ın gerçekliğidir, ama ikisi apayrı dünyaları yansıtır.

Sanat tarafgir davranır. Yurtsever, devrimci, sosyalist sanat ve sa- natçı elbette özgürlükten, sosyalizmden yanadır, taraftır. Sanat dev- rimci propagandayı „ısıtır ve bütün renklerini parlatır.“ Y. Güney’in, Cigerxwun’un, Dr. Rahim Qazi’nin, Rauf Hasan’ın vb. sosyalist ay- dınların yaptıkları tam da bu değil mi?

Toparlarsak; Kürdistan’da hangi açıdan bakarsanız bakın, sanatın toplumsal koşulları ile birlikte sanat eserlerinin girdileri de değişiyor/değişecektir. Her şey gibi sanatın içeriği de yeniden şekillenecektir. Bu yeniden şekillenmeye TC rejiminden ve sermayeden yoğun bir müdahale var. Bu süreçte komünist, yurtsever, devrimci aydınlar yani özgürlük ve sosyalizm kavgasında taraf olan herkes sanata yeniden ideolojik aşı yapmaya girişmelidir.

İdeolojik aşı, başlangıçta Feqîyê Teyran ile emekçi sol, E. Xanî ile özgürlükçü boyut kazanmıştı. Teyran ve Xanî’nin ardılları bunu sür- dürdüler. Bugün YDD’nin etkisiyle, sanata, edebiyata ideolojik aşı olmaz diyen aydın/yazar kuşağımız, özünde Marksist içerikli aşıya karşı çıkıyorlar. Bunu bilerek davranalım.

Edebiyatta toprağin yeniden işlenmesi
Siyasette olduğu gibi edebiyatta da son yıllarda „şiddetten arınma“ ve „uzlaşma“ üzerine çok şey söyleniyor, yazılıyor. İlginç olan, tarihte ve de bugün şiddeti en gaddarca uygulayan, uzlaşmadan en uzak duranlar bunu dile getiriyor. Koçlar, Sabancılar, Ecevitler, Bah- çeliler..!
Sermaye 12 Eylül faşizmi ile başta işçi hareketini ve Kürt muhalefetini ezdi, ardında da „bu elbise bize geniş“ dedikleri 1960 Anayasası yerine 1982 Anayasası’nı silahların gölgesinde halka zorla imzalattı. Sonra sosyalist sistemin yıkılmasının avantajını arkaladılar. Ve nihayet AB’ye katılmak gibi bir „güvence“nin kapısını aralar gibi oldular. Eee şimdi tam da Koçlar, Sabancılar, Sankolar ve onların siyasal temsilcilerinin „şiddet kültürüne hayır, gelin toplumda uzlaşmayı sağ- layalım hep birlikte“ deme zamanlarıdır. Şimdi, Sabancı’nın „efen- dim, sivil anayasaya ihtiyaç var, Kopenhag Kriterleri’ni yerine getir- memiz gerekiyor“ deme zamanıdır ve diyor.

Olup-biten şudur; sermaye sınıfsal çıkarlarını, toplumsal-siyasal ve önemlisi de son yıllarda artan bir yoğunlukla kültürel-sanatsal alana örtüşük, daha doğrusu içselleştirilmiş olarak sunuyor. Sonra da „gelin bunun üzerinde uzlaşalım, ideolojik şartlanmışlıktan arınalım“ diyor.
Ve bizim muhalif solcu aydınlarımız, yazarlarımız (ki bunlara sol duyguları piyasa aracılığıyla sömüren yarım aydınlar demek daha yerinde olur) da, „Oh ne güzel, gördünüz mü tam uzlaşma zamanı“ diyor ve alkışlıyorlar. Ve ekleyip, „Edebiyat politik etiketten kurtuldu, daha özgürce soluk alıyor artık“ diye de derin nefes alıyorlar.

Yazı bir hayli uzadı ve üstelik daha bir hayli söyleyeceklerim de var. Bundan sonra mümkün olduğunca özetleyerek görüşlerimi akta- racağım.
Birincisi; ideolojik, politik içerik (ya da etiketten) tamamıyla yoksun bir edebiyat yeryüzünde üretilememiştir.
İkincisi; edebiyat (şiir, roman, öykü) bütün halklarda, köklü siya- sal alt-üst oluşların, köklü devrimlerin ya da yarı yolda kalmış devrimlerin, büyük zaferlerin ya da büyük yenilgilerin öncesinde ve sonrasında hep ciddi sıçramalar göstermiştir.
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Yakın tarihte çağ değiştiren iki büyük devrim olarak; 1789’da simgeleşen burjuva devrimleri ve 1917 Ekim Devrimi’nde simgeleşen proleter devrimler. Birincisinde burjuva muhalif edebiyat ve sanat, ikincisinde ise sosyalist gerçekçilik diye de adlandırılan sol, sosyalist edebiyat ve sanat değişim, aydınlanma ve devrimde işlevli oldular. Her ikisinde de edebiyat, daha kapsayıcı olarak kültür-sanat önce devrimin hazırlanması, devrim sonrasında ise devrimin hedeflerinin topluma mal edilmesi işlevini üstlendiler. Ve her ikisinde de devrim öncesi ve sonrasında sanat ve edebiyat alanında güçlü eserler üretilmiştir.
Edebiyat ne zaman sönükleşmiş, daralmış? Edebiyatın rejim (sistem) karşısında taşlayıcı, ateşleyici veya yol gösterici işlevi sona erdiği zaman.

Sanat-edebiyat, büyük değişimlerin, milyonları kucaklayan alt-üst oluşların en temel hazırlayıcı dinamiklerinden birisidir veya hem hazırlayıcısı hem de ürünüdür. Edebiyatın, sanatın büyük değişimlerin ürünü olmaktan çok hazırlayıcısı olduğu yaklaşımı bana daha doğru geliyor.

Edebiyat kendi cephesinde, ezen ile ezilenin sınıflar mücadelesinde taraftır. Bu tarafgirlikle de siyasete alan açar. Siyasete alan açtığı gibi siyasetten beslenir de. Tersi de doğrudur: Siyaset de edebiyat için aynı işlevi üstlenir.

Politik roman ya da politik edebiyat geriledi. Neden? Çünkü, genel olarak siyasal devrimler, özel olarak da sınıflar mücadelesi ve sosyalizm uğruna mücadele geriledi de ondan. Bu elbette geçicidir. Küresel kapitalizme karşı gelişen mücadele dalgası giderek büyüme ve sert bir nitelik kazanma sürecine giriyor. Bu, süreç olarak derinleşir ve ciddi alt-üst oluşlara yol açan gelişme dinamiği haline gelirse siyasal edebiyat ve sanat yeniden güçlenmez mi? Güçlenecektir. Çünkü gerçeği görmek, yorumlamak isteyen aydın ve sanatçı, Cenova’daki kavgayı ve onun gelecekteki gelişmiş dinamiğini görmezlikten gelemez. Kısacası, siyasal edebiyat daha doğrusu devrimci siyasal edebiyat „öldü“ diye bilmem neresine kına yakanların sevinçlerinin kursaklarında kalacağı günlerin uzak olmadığına inanıyorum.

„Elbette, parlak bir sanatsal nitelik taşıyan siyasal edebiyat, en iyi propaganda biçimidir ve sözcüğün geniş anlamıyla en iyi edebiyat türüdür. Fakat kapsadığı yargılar ne denli ateşleyici olursa olsun, salt siyasal öğelerle örülmüş edebiyat yapıtı okura soğuk gelecektir. Bu durumda, eleştirmen, yazarın içeriği sanatsal yönden yeterince işle- mediğini söyleyebilir: Demek ki içerik -iyice eritilmiş bir maden gibi- yapıtta imgelerle akıp gidecek yerde, soğumuş kocaman külçeler halinde yüzmektedir.“ (Anatoli Lunaçarski, age. sy.55)

Doğrusu, sermaye cephesi kendi siyasetini denetlediği yazar ve sanatçı kuşağıyla bugün de sanat ve edebiyata emretmede başarılı. Fakat devrimci cepheden siyasal edebiyatı bugün de ilke olarak savunan ve bu yönde ürün veren genç edebiyatçıların ya da emekçi kökenli aydınlarımızın devrimci siyaseti sanat ve edebiyata imgelerle yeterince emdiremedikleri ve Lunaçarski’nin belirlemesiyle siyasal ögelerin „soğumuş kocaman külçeler halinde“ yapıtlarında yüzdükleri görülüyor. Yeni yetişen devrimci aydın kuşağının edebiyatta toprağı yeniden işlemeye koyulurken, ateşli siyasal propaganda ögeleri kadar eserin sanatsal boyutu üzerinde de bir hayli yol almaları gere- kiyor.

Her halk gibi Kürt halkının da yazılı-sözlü edebiyat geleneği var. Karşılığında ağır bedeller ödenerek bu gelenek ya da birikim oluşturulabilindi. Özellikle de Kürdistan’ın işgali ve bölünmesiyle yazılı edebiyatın özgün gelişimi engellenmiştir. Edebiyat (yazılı edebiyat) başından beri işgalci güçlerce engellendi, tırpanlandı ya da çarpı- tılarak kendilerine mal edilmeye çalışıldı. Bütün bunlara rağmen Melayê Cezîrî, F. Teyran, E. Xanî başta olmak üzere edebiyatın devlerini yarattı.

Kürt edebiyatında ikili ana tema başından beri varolmuştur: Bir yandan işgale karşı ulusal özgürlük teması, diğer yandan zayıf da olsa her zaman varlığını koruyan emekçi damar, başka bir deyimle sol/sosyalist damar hep varolmuştur. Emekten, sosyalizmden yana damar zayıf da olsa günümüzde de varlığını koruyor. Kuzey parça- sının yanı sıra diğer parçalarda da “ tezlerini Marksist bir edebiyat analizine dayandıran“ öykü yazarı Dr. İzzeddin Mustafa Resul gibi, „İşçiler ve Kürtçe Öykü“ eseriyle öykülerinde işçilerin durumunu ince- leyen Rauf Hasan gibi, „Pêşmerge“ romanının yazarı ve romanlarında „konu, kişiler ve roller seçiminde Marksist bir sınıf perspektifinden hareket“ eden Dr. Rahim Qazi gibi… (Ferhad Shakly age. sy. 15,54)
K. Kürdistan’da her bakımdan yeni bir sürece girildiği gerçeği artık genel bir kabul görüyor. Kapitalist gelişme savaşın da etkisiyle kent- leşme, toplumsal doku ve ilişkilerde giderek kuram ve fikirlerde daha kapsayıcı olarak kültürde değişime yol açıyor. Rejimin ve sermayenin bu değişim sürecine tüm ağırlığıyla yüklenerek yeni oluşana kendine göre biçim ve içerik kazandırmaya yöneldiğini yer yer vurguladık. Sorun, girilen süreçte ulusal özgürlük ve sosyalizmden yana güçlerin yeni oluşana kendi değerlerini nasıl katacağı, değişimi kendi perspektifinden nasıl yönlendireceğidir. Ve sorun, devrimci, yurtsever, sosyalist aydınlarımızın girilen süreçte toprağı nasıl işleyecekleridir.

K. Kürdistan’da toprağın her yönüyle yeniden işlendiği açık. Her- kesin işlemeye koyulduğu toprağa ilerde biçmek istediği ürünü bu- gün ektiği de açık. İşte asıl sorunumuz burada başlıyor. Devrimci değişim ve aydınlanmadan yana olan gerek siyaset gerekse de edebiyat ve sanat dinamikleri, gelecekte biçmek istedikleri ürünü bugünden ekebiliyorlar mı? Ekmek istedikleri ya da ekmeğe yöneldikleri tohum için toprağı yeniden ve derinden işleyebiliyorlar mı?

Bu sorulara yanıt olarak, Kürdün dil ucuyla „erê erê lo“ şeklindeki yüzeysel onayı yerine yüreğinden kopup gelerek ya da tüm benliğiyle onayladığının bir işareti sayılan „hııh“ yani „tamam“, „evet“ di- yemiyoruz. Sorunlarımız var, ama umutla, ısrarla yol almada kararlı davranabilirsek zorlukları aşabiliriz.

Siyasette de edebiyatta da toprağın bugün yeniden işlenmesi, siyaset ile yaşam, edebiyat ile yaşam ilişkisinin yeniden kurulması demektir. Toprak bugün yeniden ve gelecek bakışlı işlenirken geçmiş tarihe hiç mi yönelmeyeceğiz? Yöneleceğiz/yönelmeliyiz de. Ama tarihi Kürt aristokratlarının, mirlerinin cephesinden ele almak gibi tek yanlılığa düşmemeliyiz. Dahası tarihi sınıfların değil, kişilerin „kişiliklerin“ kavgasından ibaret gören ve öyle sunan yaklaşımları aşmak gerekiyor. Halkın, ezilen sınıfların yaratımında yer almadığı, varsa-yoksa Kürt mirleri ya da Bedirxanileri konu alan bir tarih ve tarih romanı yanıltıcıdır. „Bertolt Brecht bir şiirinde birey ve kollektivite konusuna değinir“ken, „salt kralların, liderlerin ve generallerin savaş başarılarından söz edenlere şu soruyu sorar: Onların birer aşçıları da mı yoktu?“ diye aktaran Ş. Ciziri, devamla “ asıl tarihleri yazılması gerekenler, tarih boyunca sessiz kalanlardır, anonim olanlardır, yoksul olanlardır, emeğiyle geçinenlerdir, ezilen kadınlardır vb. gibi sosyal kategorilerdir“ diye yazıyor. (Ş. Ciziri, age. sy. 128, 135)
Edebiyatta toprağı yeniden işlemeye koyulurken, tarihin sınıflar arası mücadelenin ürünü olduğu bakış açısıyla geçmiş tarih irdelenmeli, açığa çıkarılmalı ve Bedirxaniler ya da diğer Kürt bey ve mirleri de bu tarih içerisinde hak ettikleri yere oturtulmalıdır.

Edebiyatımızın başat teması yine ulusal özgürlük olacaktır. Fakat hangi ulusun özgürlüğü? Bileşenlerinden birini Kürt sanayi, tarım ve ticaret burjuvazisinin oluşturduğu genel ulus mu, yoksa Kürt, Kürdistan işçi-emekçiler ulusu mu?
Ulusal sorunun çözümü Kürdistan işçi-emekçilerinin (halkın) omzundadır. Dolayısıyla başat sorun olarak ulusal sorunun sınıfsal bakışla ele alınması gerekir. Edebiyat ve sanat dinamiklerine asıl bu alanda büyük görevler düşüyor. Toprağın yeniden işlenmesinde ulu- sal özgürlük temasının emeğin perspektifiyle işlenmesi en çok bu a- landa kendini dayatıyor.
Edebiyatta Kürt diliyle yazmak giderek daha fazla önem kazanıyor. Dil deyip geçemeyiz, dil soyutlama aracıdır. Dili özgür olmayan bir toplumun, kültür sanatının zengin ve özgürce gelişiminden söz edilemez. Dil, yani Kürtçe yazım (hele de edebiyatta) önemlidir. Ama Türkçe küfretmek yerine, Kürde Kürtçe küfretmenin neyi içerdiğinin en azından tartışılması gerekir. Burada da toprağın yeni bir bakışla işlenmesi gerekiyor. Dili Kürtçe ve içeriği ise ilerici, hümanist, komü- nist ve emekten yana değerleri içeren sanat ve edebiyat… 21.yy’da hem Kürt hem de komünist değerleri içeren bu perspektifle yol alabiliriz.

Ve son olarak; işçilerin, emekçilerin davranışlarını sorgulayan, e- leştirel irdeleyen bir edebiyata ihtiyaç var. Bu amaçla işçilerin, yoksulların yaşam koşullarını derinlikli gözlemleyen ve bu mevziden kendi halkına eleştirel yaklaşan bir edebiyat 21.yy’da değişimin hazırlayıcısı olabilir. Böyle bir edebiyat hem kurulu düzene yönelttiği eleş- tiri ve taşlama gücüyle özgürlük, emek ve insan sevgisini işleyebilir, hem de işçi ve emekçilere dönük cesaretlendirici yergiler geliştirebilir.

Fakiri olduğumuz bir alan: işçi edebiyati
Sorunun özeti şudur: İşci sınıfı var, ama işçi edebiyatı zayıf! Bir bütün olarak bugün sınıf (emek) bakışlı edebiyat yani sosyalist sanat ve edebiyat zayıf hem de çok zayıf. Sınıf ya da sosyalist edebiyat sadece ve sadece işçi sorunlarını işleyen edebiyatla sınırlı değildir. Doğa ve çevreyi yağmalayan kapitalizmi eleştiri oklarının hedefine koyan, emekçi köylülüğün çektiği büyük acı ve sorunları emeğin kurtuluşu perspektifinden ele alan ve işleyen, üniversite kapılarında yığılıp kalan gençliğin sorunlarını irdeleyen ve mevcut eğitim sistemini taşlayan…vb. edebiyat da genelde sınıf edebiyatıdır.

K. Kürdistan işçi sınıfının nesnel varlığı ve mücadelesi yeni değil. Cılız da olsa 20.yy’ın başlarından itibaren grev ve direnişlerle varlığını hissettirmeye çalışmıştır. 1960’lı yıllar ve sonrasında işçi sınıfının hem nesnel varlığı büyümüş hem de işçi eylem ve direnişlerinde tırmanma olmuştur. Giderek Kürdistan kentleri daha fazla grev çadırları ve işçi eylemliği ile yüzleşmişlerdir. 1990’lı yıllar ve sonrasında ise işçi sınıfının nesnel varlığında hızlı büyüme yaşandığı gibi, artık belli başlı kentlerimizdeki işçi eylem ve direnişleri de giderek günlük yaşamın birer parçası haline gelmişlerdir.

Buna rağmen işçi sınıfı ve sorunlarını ana tema olarak alıp işleyen sınıf edebiyatı bugün oldukça zayıf. Öyle ki aileleriyle toplam nüfu- sun çoğunluğunu oluşturan ücretli emek ordusu, sanat ve edebiyatın ana nesnesi, sorunları ise ana tema olarak hâlâ işlenmiyor.
Her şey bir yana, neredeyse eline kalem alan herkesin şiir yazdığı toplumumuzda, bugüne kadar yaşanmış toplumsal evreler içerisinde en duygusuz ya da en fazla duygu karşıtı kapitalizme karşı tutumun şiirin ana teması haline gelmemesi şaşırtıcı değil mi?
Doğanın canına okuyan ve yol açtığı dev kirlenmeyle çiçeklerin kokusunu bile yok eden kapitalist sanayileşmeye tavır almayan bir şiir, bugün doğa sevgisini, çiçeklerin kokusunu işleyebilir mi?

Şiirin ana temalarından biri, tüm genişliğiyle aşk (sevgi) değil mi? Aşkı mı işleyeceksin? O halde, aşkı ticari meta konusu haline getiren, cinselliği insan soyunun üretkenliğinden kopartan ve tıpkı günün her saatinde hazır ve ucuz olup ayak üstü anlık tüketilen fast-food türü yiyecek misali anlık yaşanılan ve tüketilen bir duyguya dönüştüren kapitalist yabancılaşma ve ticari zihniyet değil mi? Ütopyayı öldüren, bireyin ufkunu daraltan, günü birlik yaşamasının ötesine adeta bariyer diken yapısalcı sermaye düzeninin kendisi değil midir?

Tüm bunlara rağmen, bugün şairlerimizin büyük çoğunluğu şiirlerinde kapitalizmi sorgulayıp eleştiren, emeği işleyen, emek ile doğa ilişkisini uygarlaşmanın itici gücü olarak gören temadan uzak duruyorlarsa, demek ki toprağı gerçekten yeniden işlemek gerekiyor. Sadece şiirde değil, roman, öykü ve müzikte de sorun aynı.

İşçi sınıfı ve genel olarak emekçi sınıflar devrimci edabiyatın ana nesnesidir. Öyle ki işçi sınıfı (ücretli emek gücü) edebiyatın sorgulayacağı sorunlarla yüklü veya sanatın, edebiyatın tutum alacağı sorunlar deposudur. Ve daha da önemlisi işçi sınıfı, aydın ve sanatçıların yorumlayarak kendilerini katacakları büyük bir devingen alan veya dinamik güçtür.

Genç, dinamik (zihnen dinamik) ve amatörün yaratıcı, yırtıcı dinamizmine sahip aydınlar, yazarlar, işte toprağı yeniden işleyeceğimiz sınırsız ve değişken alan…
Aydınlanmanın ilk adımı, sınıf kültürünün (ideolojisinin, sanat ve edebiyatının) üretilebilmesidir. İkinci adımı, (ki birincisiyle ard arda değil, iç içe gelişen) üretilenin işçi sınıfı ve emekçi yığınlara taşınması, onlarda maddi bir güce dönüştürülmesidir. Üçüncüsü ve önemlisi, AMATÖR ruhun sürekli diri tutulmasıdır. Bugün olduğu gibi yarın sosyalizmde de sürekli değişimi, aydınlanmada amatör ruh ve yaratıcılığı temel bir dinamik olarak sürekli yaşatabilmektir.

Sonuç Yerine
„Başlangıçta, tiyatro dithyrambos şarkısıydı. Özgür insanların açık havada söyledikleri şarkı. Karnaval. Şenlik. Sonra egemen sınıflar tiyatroya sahip oldular ve ayırıcı duvarlarını ördüler. Önce, oyuncuyu seyirciden ayırarak insanları böldüler: Seyredenler ve oynayanlar. Şenlik bitmişti! İkinci olarak oyuncular iyi kahramanı kitleden ayır-dılar. Islahçı doktrinleştirme başlamıştı.

Şimdi ezilen insanlar kendilerini yeniden özgürleştiriyorlar. Bir kez daha, kendi tiyatrolarını yapıyorlar. Duvarların yıkılması zonunludur. İlk önce seyirci eyleme geçiyor: Görünmez Tiyatro, Forum Tiyatrosu, İmge Tiyatrosu. İkincil olarak karakterlerin özel mülkiyetini birey-aktör’le dışlamak gerekiyor: Bu da ‚joker‘ sistemidir.“ (Augusto Boal, Peru’da Halk Tiyatrosu ile Denemeler. Aktaran Yeni İnsan, Politik Eylem, Sanat Dergisi, sayı 21, sy. 21)

Sinan Çiftyürek

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s