Edebiyat ve Siyaset: Adil Okay

Pirtûk û Wêje: Siyasetin edebiyat üzerindeki etkileri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bağ ve ilişkiler nerede başlıyor, nerede bitiyor? En sağlıklı izlenmesi gereken yol sizce nasıl olmalı?

aoTabi ki siyasetle sanat birbirinden bağımsız değildir, sanatın siyasete, siyasetin sanata bazen açık, bazen dolaylı olarak dokunduğu, etkilediği açıktır. (Ben yanıtlarımda sanat derken, siz edebiyatı da bu tanım içinde düşünün.) Bu söylediklerim bazı okuyuculara “ayanın beyanı” gibi gelebilir. Ama ne yazık ki halen, “sanat siyasetin dışındadır, ben sanatçıyım ama siyasetle ilgilenmiyorum” diyenler var. Oysa “egemenlerin siyaseti” copuyla, hapishanesiyle, yandaş medyasıyla, Kültür Bakanlığı’yla, sansür kuruluyla, sermaye piyasasıyla, kışkırttığı linç sürüleriyle bir heyula gibi sanatın – sanatçının üzerindedir. Biz istediğimiz kadar “siyaset”in dışındayız diyelim, bunun inandırıcılığı olmaz. Bildiğiniz gibi “sanata ve sanatçıya” müdahale AKP ile başlamadı. Bunun için Sebahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, 1940 Toplumcu kuşağı denilen yazar ve şairlerin hayat hikâyesini, onların da dönemin siyasi iktidarları tarafından zindanlara tıkıldığını yeniden anımsamakta yarar var.  Ancak bizim ülkemizde “siyaset” sanata, hiçbir zaman AKP iktidarı kadar fütursuzca saldırmamıştı.

Peki aynı soruyu tersinden soralım: Sanatın, siyasete etkisi nedir?

Sanatçı biriktirdikleriyle – gözlemleriyle eser meydana getirir. Bu birikim uzaydan gelmiyor. Önce doğup büyüdüğümüz coğrafyanın, sonra da uzak diyarların sesleri, bizim sanat edimimize etki ediyor. Bu girift ilişkilerin – seslerin arasından “imdat çığlıkları”na, her dilden yakılan ağıtlara kulak tıkamak mümkün elbette. Sadece deniz dalgalarını, ispinoz seslerini veya aşk namelerini işitmek üzere kendimizi kodlayabiliriz. O da siyasi bir tercihtir. Bu durumda sanatçı, üç maymunları oynayarak siyasi iktidara destek olur. Zira “Sanatın dışında kalacak bir gerçek dünya yoktur. Duyumsanabilir ortak kumaşın üzerindeki estetik politikası ile politika estetiğinin birleşip ayrıldıkları tek ve ikili kıvrımlar vardır. ‘Kendine gerçek’ diye bir şey yoktur; algılarımızın, düşüncelerimizin ve müdahalelerimizin nesnesi olarak, gerçeğimiz olarak bize sunulmuş olanın yapılandırılması vardır.”[i]

Halepçe, Roboski gibi katliamlar yaşandığında, gözyaşımızı içimize akıtmak, gizlemek de bir tercihti (susmak), şair Ahmet Ada veya Süleyman Okay gibi gözyaşlarını mısralara akıtmak (itiraz etmek) da bir tercihti. Ya da -Yılmaz Özdil adlı bir gazetecinin yaptığı gibi- “Roboski‘de katırlara yazık oldu” diye katliamda ölen çocuklarla alay edilen bir “makale” yazmak da (desteklemek) bir siyasi tercihti. Bakınız Diyarbakır zindanında yaşanan katliam hakkında ne kadar çok belgesel yapıldı. Şairler ve edebiyatçılar da duyarsız kalamadılar bu trajedi karşısında. Adnan Yücel, “Dörtlerin Gecesi”nin destanını yazdı, ben de bu destanı ekler yaparak tiyatro oyununa dönüştürdüm.[ii] Burada sözünü ettiğim “kanlı siyaset”, Adnan Yücel’in şiirlerine, benim oyunlarıma sirayet etti. Zira bu trajedileri yaratan doğa veya Tanrı değildi. Siyasete egemen olan zebanilerdi.

Ve ne yazık ki, bizim tarihimiz Adana’dan, Van’a, Sivas’tan Diyarbakır’a, İstanbul’dan Roboski’ye, Ankara’dan Cizre’ye “katliamlar tarihidir”. Sanatçılar bu trajedilerin birini görmeyebilir, ikincisini ise görmezden gelebilir ama ya üçüncü, beşinci, yüzüncü… Tarihi bir yana bırakalım ama sizin çağda yaşanan olayları yok sayamazsınız. Pencereleri, kapıları sıkı sıkı kapatsanız bile imdat çığlıkları çalışma odanıza kadar sızar. Kaçamazsınız. Artık tanıksınız. Vereceğiniz karar da yapacağınız yorum da siyasi olacaktır: Susmak, yok saymak, eli kanlı “devlet” diliyle konuşmak ya da itiraz etmek.

Peki ne zaman siyaset ile sanat’ın ilişkisi, karşılıklı etkileşimi görünmez hale gelir. Buna da Albert Camus yanıt vermiş: “Edebiyat toplumsal bir proje değildir, izm değildir. Elbette sanat tek başına doğruluk ve özgürlük getirecek bir dirilişi, dönüşümü sağlayamaz ama sanat olmadıkça bu diriliş biçimini bulamaz. Dünya aydınlık olsaydı sanat olmazdı

İlk sorunuza yanıtlarım özetle bunlardır.

İkinci ve üçüncü sorunuza ortak bir yanıt vereyim:

Çağdaş filozoflardan Eagleton’a göre “ideoloji – siyaset”, asla egemen sınıfın düşüncelerinin basit bir yansıması değildir. Aksine dünyaya ilişkin çatışmalı, hatta çelişkili görüşleri kapsayan, daima karmaşık bir fenomendir. Bilimsel bir (Marksist) eleştiri; ideolojiyi, sanata hem bağlayan hem de aralarına mesafe koyan ilkeyi bulmaya çalışır…

Eagleton’un da altını çizdiği gibi konu oldukça karmaşıktır. Hazır reçete vermek mümkün değildir. Zaman içinde kapitalist dünyada üretim ilişkilerinin görece değiştiğini göz ardı edersek meseleyi anlayamayız. Örneğin 50 yıl önce neoliberalizm yoktu. Bu gün ise neoliberal politikaların sanata ve felsefeye farklı yansımasından söz ediyoruz. Elbette sanatın dün olduğu gibi bu gün de kitleleri etkileme gücü var. Edebiyat, resmi tarihin dışında gerçek tarihin yazılımına katkı sunabilir. Bu nedenle “Edebiyat kamunun vicdanıdır” denir. Ama sadece “kahramanların, ulu önderlerin betimlenmesi” gibi pragmatist yaklaşımlar sanatçının üretimini kısıtlar. Makro iktidarların olduğu gibi mikro iktidarların da psikolojik baskısına karşı koymak gerekiyor. Ve ayrıca unutmamalı ki siparişle yapılan sanat güdük olur. Tam da burada bir iç eleştiri yapayım: Sanatçıların önünü kesen “egemen siyaset”in karşısına dikilen muhalif siyaset (Demokratik Kitle Örgütleri, sol siyasi partiler, muhalif sanat örgütleri v.d.) farklılığını ortaya koymalıdır. Sanatçıların özgürlüğüne- özgünlüğüne ket vurmamalıdır. Onları oto-sansüre zorlamamalıdır. Zira bu da bir “Mahalle baskısı”dır. Örneğin bir kadın ressam nü resim çizebilmeli, yazar da cinselliği betimleyebilmelidir.

Osman Oğuz’ın ifadesiyle: “Erk sahibine göre sanatçı, kontrol edilebildiğinde etkili bir ideolojik mücadele eri, kontrol edilemediğindeyse silahlardan öte kuvvete sahip bir tehdittir. O halde mutlaka terbiye edilmeli, edilemiyorsa yok edilmelidir! (…) Politikayla sanatın ilişkisi yanlış kurgulandığında veyahut politika, bütün alanlar üzerinde iktidar kurmak için kurgulandığında, sanat’tan (onun en büyük gereksinimi özgürlük olduğuna göre) bahsetmek de mümkün olamıyor…”

Osman Oğuz’a katkı yapayım: Platon’un şairlere özel bir gıcığı mı vardı? Hayır. Ama o da sanatın gücünü fark etmişti. Ece Ayhan da “şiirimin iktidarda olmasını istemem..” derken, sanatın siyasete yakınlığına dikkat çekmişti. Dönem dönem aradaki açık genişlese veya daralsa da bu gerçekten kaçış mümkün değildir. Bakmayın siz “eğlence” için “sanat yapanlar”a. Onlar da statükoya hizmet ettiklerinin bilincindedir.

Son olarak sorularınıza ben bir ek yapayım: Sanat, sermaye ve iktidar ilişkisine değineyim. Bu da siyasetin sanat üzerindeki etkisi başlığında değerlendirilebilir.

Kapitalist sistem artık insanlığın üretime devam edebilmesi için tek ihtiyacının ekmek ve barınmak olmadığının bilincindedir. İnsanlık bu gün sosyal gıdaya, yani sanata da ihtiyaç duymaktadır. Sermaye (ve sermayenin devleti), vasıflı iş gücüne ihtiyaç duyduğu gibi, sistemin devamı için bilim insanına ve sanatçıya da gereksinim duymakta, muhalif sanatçıları da (rüşvetle veya devlet sopasıyla) pasifize etmeye çalışmaktadır. “Sanat”a yatırım yapan, sözüm ona destek sunan sermaye grupları (bankalar- holdingler) bu nedenle zarar etmemekte, sanata ayırdıkları fonu vergiden düşmekte, halkın parasıyla halka hizmet etmiş görünüp, bedava reklam yapıp bir taşla birkaç kuş vurmaktadırlar. Hatta günümüzde sermaye grupları, kendi açtıkları kültür merkezlerinde, sergi salonlarında bile kraldan daha çok kralcı pozisyonunda  sanatçılara sansür uygulamaktadır.

Birkaç örnek vereyim:

Volkan Diyaroğlu, 2016 yılında Bozlu Art Projeck adlı galeride sergi hazırlarken, (anlaşma yapıldığı, açılış tarihi belli olduğu halde) sergi küratörünün bazı resimlerde Kürtçe ve Ermenice yazılar olması nedeniyle sergisini iptal ettiğini duyurmuştu. Yine iktidar ile ters düşmek istemeyen Akbank Sanat, Şubat 2016’da Post- Peace sergisini iptal etti. Aynı süreçte Işıl Eğrikavuk’un ‘Havva Elmanı Bitir Kızım!” başlıklı videosu İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından sansürlenirken; İstanbul 4. Çocuk ve Gençlik Sanat Bineali de sansür girişimine maruz kaldı.”[iii]

Sanatla siyaset arasındaki açığın – aranın kapandığının, sanatın siyasete karşı özerkliğinin (varsa) kaybolduğunun, sansür ve oto-sansür sorununun AKP İktidarı döneminde inanılmaz boyutlara ulaştığının örnekleri sayılmakla bitmez.

Bir örnek de kendi yaşadıklarımdan vereyim. İçe dönük eleştiri olsun: 22 Yıldır hapishanede olan Aynur Epli adlı bir politik tutsak var. Mektup arkadaşımdır. Kıt olanaklarla resimde kendini geliştiren Aynur, son 5 yıldır yaptığı resimlerin orijinallerini bana yoluyor. Geçen yıl Görülmüştür Grubu (www.gorulmustur.org) ile Akdeniz Belediyesi işbirliği ile bu resimleri toplu halde sergiledik. Aynur’un “İçeride – dışarıda Kadın[iv] adını verdiğimiz bu ilk sergisi, o cezaevindeyken açılmış oldu. Sergi basında geniş yer buldu. Daha sonra sergiyi başka kentlere taşımaya çalıştık. Bir kurum ilgilendi. Ama Aynur’un özgeçmişini onlara yolladığımda vazgeçtiler. Neden mi? Çünkü Aynur Kürt’tü. Ve yolladığı biyografisinde içeriye düşme nedenini, Kürt Yurtsever hareketinde yer almak biçimimde özetlemişti.

Bu konuda asıl üzücü olan Aynur’a geçmişte uygulanan “erkek yoldaş” sansürüdür. Aynur Epli, kadına şiddeti nü resimlerle betimlemiştir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide anlattığına göre: Uzun yıllar önce bu resimler bir cezaevi dergisinde yayınlanıp koğuş koğuş gezdiğinde bir sansür uygulamasıyla karşılaşmıştır. Erkekler koğuşunda Aynur’un yoldaşları sözünü ettiğim nü resmi kapatıp dergiyi dolaşıma sokmuşlardır.[v]

Tabi bu 10 yıl önce yaşanmış bir olay. Aynur şimdi bunların aşıldığını da söylüyor.

Sonsöz:

Tabi başta da söylediğim gibi, sanatçılara, şair ve yazarlara yönelik baskı, teslim alma, yıldırma politikaları ne ülkemizde ne de dünyada yeni. Bu “kirli siyasete” direnen, “Başka bir dünya – Başka bir siyaset mümkün” diyen sanatçılar –sayıları az da olsa- her dönem ayakta kalmış ve ses çıkarmışlardır. Michael Foucault’nun değerlendirmesiyle “Dürüstlüğün kanıtı, hakikât anlatıcılığıdır. Bu anlatım günümüzde ses, söz, yazı, yontu, fırça, nota, sinema ve tiyatro ile de yapılmaktadır. Yani “Yunan felsefesindeki ifadesiyle bir parrhesiastes olmak, özgür düşünce ve ifadeyi vazgeçilemez ilan eder. Sanatçı, özgürlüğü kullanırken: Kandırma yerine dürüstlüğü… Sahtelik ya da sessizlik yerine hakikâti… Yaltaklanma yerine eleştiriyi… Kendi çıkarlarını koruma ve kayıtsızlık yerine itirazı tercih eder.”

Adil Okay

19.03.2017

i  Ranciére, Özgürleşen Seyirci, (Çev. E. Burak Şaman), İstanbul, Metis yayınları, 2009.

ii Adil Okay, Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler, Oyun, Ankara Ütopya yayınları, 2010.

iii Fırat Arpaoğlu, “Sanat yapma”, Yeni E Dergisi, s.3, Ocak 2017.

iv http://gorulmustur.org/icerik/22-yildir-tutsak-olan-aynur-eplinin-resim-sergisine-davet

v Aynur Epli ile yapılan söyleşiyi okumak için:

http://gorulmustur.org/icerik/22-yildir-tutsak-olan-ressam-aynur-epli-ile-soylesi

 

 

 

 

 

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s