Edebiyat ve Siyaset: İlhami Algör

Pirtûk û Wêje: Siyasetin edebiyat üzerindeki etkileri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bağ ve ilişkiler nerede başlıyor, nerede bitiyor? En sağlıklı izlenmesi gereken yol sizce nasıl olmalı?

ia

 

Salkımsız, dağınık üzüm taneleri şeklinde cevaplamaya çalışacağım.

            “Siyasi kavramlar ne denli güçlü olurlarsa olsunlar, kaybolan zamanın hakikatini bize vermekte yetersiz kalıyorlar. Arada yalnız edebiyatın doldurabileceği bir mesafe kalıyor.” (…) “Siyasî metinler yapıları gereği bir mesafeden konuşur. Bu mesafe gereklidir. Bir siyasî metinden almak istediğimiz bilgi de farklıdır ve o bilginin niteliği bu mesafeyi gerekli kılar. Edebî metinlerle siyasî metinlerin talip olduğu hakikat de farklı…”

            Yukarıdaki cümleler Ayşegül Devecioğlu’na ait (1) Alıntıladım, çünkü bu kadar güzel ifade edemezdim. Alıntıda, siyasi kavramlar ve metinler üzerinden siyaset-edebiyat ilşkisi kritik ediliyor. Fakat bu arada üçüncü bir kavram beliriyor: “Hakikat”

            Kavramı önemsiyorum. Hakikat kavramı, siyaset-edebiyat ilşkisini yatay ve dikey olarak zamanda ve mekanda genişletiyor, derinleştiriyor. Hakikat’in ne olduğu, tanımı ise ayrı bir muamma. Kolay bir kavram değil “hakikat” kavramı.

            *

            Başka bir gazeteci-akademisyen söyleşisinde aşağıdaki cümleyi okudum :

            „…bir zamandır siyaset bilimi literatüründe karşılığı olan bir tür iç savaş yaşanıyor zaten.“ (2)

            Türkiye’de siyaset’in klasik burjuva demokrasisi veya “temsili demokrasi sistem” tanımlarından çok uzaklaştığı söyleniyordu. Türkiye’nin AKP iktidarının özellikle son  yıllarında, toplumu siyasetten uzaklaştıran bir yola girdiği yazılıp çiziliyordu. Bu yol’un iç savaş çağrıştıran, yanık kokulu bir hayatı kaçınılmaz kılacağı da söyleniyordu. Bu eleştirilere kulak verilmedi. Verilmeyişi açıkça bir tarz-ı siyaset.

            Bu esnada, yani yanık kokusunun ağırlaştığı Sur, Cizre, Ankara gibi ağır baskı ve katliamlar + Suriyeli nüfusun Türkiye’nin gündelik hayatında ucuz iş gücü, istismar edilebilecek savunmasız insanlar, genç kadınların alınıp satılmaları + AKP tarz-ı siyasetin, yandaşları ile birlikte gündelik hayata müdahaleleri, şort giyen kadın, hamile kadın saldırıları, hukuksuzluk, polis şiddeti vb…

            Bu toplam öyle bir yere vardı ki, 1980 darbesini yaşamış kuşaklar, mevcut koşulların yanında 80 darbesinin daha hafif kaldığını söyleme başladılar.

            Gelecek endişesi, tedirginlikler, korkular arttı. Belirsizlik veya karanlığın göz göre göre yoğunlaşarak toplumun üstüne çökmesi beni ve tanıdığım yazar arkadaşlarımın kalemlerini etkiledi.

            Ben kendi adıma, kelimeleri birbirlerine ekleyip cümleler, paragraflar oluşturmayı, hayatın bağrına “bıçak” dayanmış iken gereksiz bulmaya başladım. Bu iki uçlu bir duygu-düşünce idi.

            Eğer kalemim, Türkiyenin ve dünyanın -siyaset sonucu oluşmuş- bu kaotik haline değinmeyecekse, bu halin tezahürlerini görmeyecekse, onu bir kenara bırakabilirdim. Öte yandan edebiyatçı bir vakanüvis değildi. Kalemi bırakmadan, masadan uzaklaşmadan hayatın hallerini algılamaya, neyi nasıl ifade edeceğine dair düşünmeye devam etmeli idi.

            Bu ikilem beni bütün masaların devrildiği kaotik ortamı bir algılama biçimi olarak, dil-biçim-ifade arayışlarına itti. (Aynı anda iki yönlü bir arayıştan söz etmeye çalışıyorum; tümden gelim, tüme varım ve taşıyıcı olarak subjektiviteniz ile siz)

            *

            Bu noktada ilk sorunuza kısmen cevap verdiğimi düşünüyorum. Bir şerh’im var:  “Siyaset” yolu ile kurgulanmış bir hayatın edebiyatçıya etkisi var. Ancak siyaset’den bağımsız bir boyut daha var. O boyut edebiyatın dil, biçim, üslup, hikaye, kurgu vb öğelerden oluşan kendi iç dünyasına ait. Bu kendine özgülük, edebiyatçının beslenme, biriktirme biçimleri, bu sürecin kendine özgü tabiatı, edebiyatın sadece siyaset’den değil bir çok şeyden bağımsız olabileceğini de düşündürüyor bana.

            Aynı anda hem bağımsız ve hem de olup biteni algılamak hissetmek bağımlılığına sahip bir yapıdan söz etmeye çalışıyorum. Bu iki uçlu, çelişkili yapı iyi edebiyatçı için hem bir ödül hem de bir cezadır: “Felek yer ile gök arasına germiş canımızı, bir türlü kopmuyor orta yerinden” (3)

            *

            Siyaset-edebiyat ilişkisini sorgulayan bir sorudan hareketle buraya kadar geldim. Geldiğim yerde siyasetin doğrudan değilse de siyasi kararlar sonucu oluşan hayatın halleri üzerinden edebiyatı etkilediğini kabul ettim. Edebiyatın hayata ve insana odaklı özelliğinin yanısıra, görece bağımsız, kendine özgü bir işleyişi, tabiatı olduğunu söylemeye çalıştım. Konuyu Türkiye’de doğmuş büyümüş, 62 yaşına gelmiş biri olarak bağlıyorum.

            Türkiye siyasi hayatında mevcut partilerin siyasi kadrolarının edebiyat ile ilişkisi belki 1960’lı yıllarda veya sosyal demokrat iktidarlar döneminde iki taraf için de geliştirici bir ilişki olmuştur. Belki de bu ilişki, edebiyat’dan ziyade popüler edebiyatçı ile olmuştur. Siyaset bu yolla kendine “kamuoyu sempatisi” devşirmiş olabilir. Ancak şahsen, siyasetin oportünizme kaymaya teşne pragmatik tabiatına karşı hassasım. Hatta mesafeliyim. Bu nedenle sorunuzu başka türlü kuracağım. Edebiyatın siyasete etkisi nedir, ne/nasıl olabilir?

            Bu alan bana daha üretken geliyor. Ve edebiyatçıyı sadece yazar olarak değil, okurları ile bir bütün olarak kabul ederseniz burada, sivil siyaset alanında inisiyatif artışı olacağını varsayıyorum. (Muhtemelen sorunuzun 3. cümlesine yaklaştım)

            Selam sevgiyinen

            İlhami Algör

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s