Bir Kürt aydınından Mustafa Kemal’e mektup / Celadet Ali Bedirxan

mektup.jpg

Bir Kürt aydınından Mustafa Kemal’e mektup / Celadet Ali Bedirxan.

1933 te Celadet Ali Bedirhan’ın Suriyeden, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemale gönderdiği mektubun bir kısmı.

Doz Yayınları arasında çıkan, “Bir Kürt aydınından Mustafa Kemale Mektup” olarak kitaplaştırılmıştır.

CELADET ALİ BEDİRHAN Kürt Sorununun tarihçesini anlatıyor:

“Evet, Avrupa devletleri, yeni Türkiye’nin terakki(yükseliş) ve teceddüt(yenilenme) yolunda seri ve zinde adımlarla yürümesine taraftar oldular. Onların muhtelif(farklı) nokta-i nazarından menfaati “Hasta Adam” ın bugünlerde ölmesinde değil; Hayat günlerini uzatmak ve çoğaltmasında idi. Sebepleri biraz izah edeyim :
Yeni Türkiye teceddüt ve terakki yolunda dev adımlarla yürürken, her şeyi ve bilhassa İslamiyet’in, uhrevi ve dünyevi bir dinin bütün abidelerini yıkıyor; âsâr(eserleri) ve müellifatını(yazılanları) yakıyor; Muhtelif ırk ve unsurlar arasında adeta milli bir vahdet(birlik) vücuda getiren din-i İslâmın feyizli mesimesinden (gözeneğinden) doğan bir akide-i siyasiyeyi(Siyasi inanış), yerine hiçbir şey ikame etmeksizin(koymaksızın) ortadan kaldırıyor, cezirleriyle (kökleriyle) beraber söküyor ve mahvediyordu. …

Türkiye modernize ediliyordu. Evet Türkiye’nin tarihini, ananelerini, ahlakını 24 saat evveline gelinceye kadar yaşayan bütün müesseselerini(kurumlarını) bir darbede yıkan, kemikleri henüz mezarlarda çürümemiş dünkü babaların hakkını inkar eden bir modernizasyon. Modernize edilen Türkiye müesseselerine, Batı medeniyeti, Japonya’da olduğu gibi adapte edilmiyor. Bu müesseseler Batı medeniyetine temessül (asimile) ettiriliyordu. Şarklılık ortadan kaldırılıyordu; Yerine garplılık ikame ediliyordu. Yıkılan şark ve İslâmi esesat abidelerini Avrupa ve Romen teşkilatı istila ediliyordu. Vakıa şark ve şark müessesatı(kurumları) ise, islâha(düzeltmeye) da teceddüt (yenilemeye) de muhtaç idiler. İslamiyet müessesesini bir takım tüfeyli(asalak) unsurlar istilâ eylemişti. Bu müessese için de bir tasfiye ameliyesi(temizleme operasyonu) lazımdır. Fakat bunların islah ve tasfiyesi, yerlerine bir takım ecnebi(yabancı) müessesatın ikâmesiyle kabil değildi. Bu tarz-ı hareket onların kökünden çıkmasını intaç ediyordu(netice veriyordu).

… Şüphe yok ki, İslamiyet’in, billâhsa siyasi İslamiyet’in zaafı, rakibi Hıristiyanlık için bir kuvvet olduğu kadar bir zafer idi. Yıktığınız hilâfet ve âbide-i İslâm, Hıristiyanlığa bu kuvvet ve zaferi kendiliğinden temin ediyordu.
… Yeni Türkiye, Şarkı(Doğuyu), İslâm yıkmak suretiyle, memlekette ancak müstemal(istila etmiş) bir devlet elinin yapabileceğini yapmış oluyordu…

Selefleriniz ittihatçılar, Kürtlerin temsili (asimile edilmesi) hakkında evvela bir kanun yapmışlar ve sonra ameliyata(uygulamaya) geçmişlerdi. Zat-i fahimaneleri(itibarlı zatınız) ise, bunun aksini iltizam(kabul) buyurdular. Senelerle ve malum(bilinen) olan şekillerde Kürtleri eritmeye çalıştıktan sonra 1932 senesi Mayıs ayında, Ağrı ihtilalinin ikinci senesinde Kürtlerin temsili(asimile edilmesi) hakkında bir kanunda da Kürtleri serahaten(açıktan) zikredemediniz. Kürde bir taraftan Türk diyor. Türk dedirtiyor; Diğer taraftan ise onu Türk yapmaya çalışıyordunuz…

İsim ve şekil itibariyle İttihatçıların yapmış oldukları tehcir (sürgün) kanunundan çok farklı gibi görünen bu zarif kanun gaye ve hedefte onunla birleşiyor. Kürtleri, Kürdistan’dan çıkarıp Türkler arasına dağıtmak ve Türklüğü temsil eylemek (aşılamak)) ; boş kalacak olan Kürdistan’a ise, Türkleri iskan eylemek.

“Kürdistan Meselesi”nde yeni bir tedbiriniz olarak kabul ve tavzif eylediğim bugünkü af meselesine tekrar dönmek üzere bilhassa gayr-i Türk(Türk olmayan) milletlere karşı uyguladığınız siyasetin müverrisleri(varis bırakanları) olan İttihat ve Terakki hükümeti zimamdarlarının (idarecilerinin) “Kürdistan Meselesi”ndeki tedbirlerinden ve faaliyetlerinden birkaç satırla bahsetmeme müsaade buyurunuz. Bu bahse bir mektep hatırası ile başlayacağım: Hatırımda kaldığına göre 10 Temmuz’un (1908) ikinci sene-i devriyesi henüz idrak olunmamıştı. Bir Şehzadebaşı’nda bir tiyatro binasında mühim bir konferans verileceğini edebiyat öğretmenimizden öğrenmiş ve bu gibi şeylere meraklı birkaç arkadaşımla konferans mahalline gitmiştim. Sahneye iki adam çıktı. Biri Yusuf Akçora Bey idi. Arkadaşını bize takdim etti. Yine hatıram yanılmıyorsam bu zatın ismi İsmail Gansperenski idi. Gansperenski Efendi, İstanbul ahalisince anlaşılması mümkün bir Türkçe ile uzun bir konferans verdi. Mütemadiyen Türk’ten ve gayr-i Türk’ten bahsediyordu. Konferans bittiği zaman benim ve arkadaşlarımın anlayabildiği şundan ibaretti: Herkes Türk’tür, Türkiye’de Türkten başka milli unsur yoktur ve olmamalıdır. Bilmem nasıl bir tesadüf eseri idi ki, o gün aramızda hiçbir Türk talebe yoktu. Benden başka diğer bir Kürt, bir Çerkez, bir Arnavut, bir Gürcü ve bir de Rum arkadaşımız vardı. Ertesi gün mektepte aynı arkadaşlar bir araya geldiğimiz zaman, Gansperenski (Gaspıralı İsmail) Efendinin konferansı mevzubahis(söz konusu) oldu. Meşrutiyet devri ile birden bire inkişaf(ortaya çıkan) eden müsâvat-ı hukuk(hukuk eşitliği) ve şahsi, unsuri(etnik) ve mezhebi hürriyet fikirleriyle süratle temasa gelen genç dimağımız(beynimiz), Gansperenski efendinin nazariyâtını ( teorilerini ) kabul edemiyordu. Bu nazariyât, bize pek aykırı gelmiş, maneviyatımızı adeta isyan ettirmiş idi. O tarihte, mektepte bir gazete neşrediyorduk. Gazetenin riyâset-i tahririyesi, ( başredaktörlük ) benim üzerinde idi. Gansperenski Efendinin konferansının bende yapmış olduğu aksü’l-amel(ters tepki) ile olacak mezkür gazetede Kürtlüğe ve Kürdistan’a dair bir makale neşrettim. Bunda Kürtlüğün tarihinden, ırkından, vatanından ve hususiyetinden bahseyledim. Bu ve emsali konferanslar ve neşriyat ile, Osmanlı İmparatorluğu hududu dahilinde yaşayan gayr-i Türk(Türk olmayan) milletlerinin esasları kurulmak isteniyordu. Bu şöven milliyetçiliğin, daha doğru bir tabir ile başka milletlerin kanıyla vücuda getirilmek istenilen yeni milliyetin edebiyatını yapmak üzere, bir Türk ocakları Türk Yurtları te’sis olundu(kuruldu). Mecmualar ve kitaplar neşedildi. Gençlere bu yurt ve ocaklarda hususi bir terbiye veriliyordu. Rehberlerin itikadınca, bu ocakların eşiğinde ilk temsil ameliyesi yapılıyordu. Fakat ileride göreceğiz ki, bu ocaklar size Türkçü yetiştirdiği kadar bize de Kürtçü yetiştiriyordu.


İttihat ve Terakki hükümetinin bu planını umumi(genel) bir şekilde ve muhtasaran(özet) zikrettikten sonra, planın Kürtlere ait kısmını takiben ilerleyelim. Bu plana rağmen Kürtler taktil (katl etme, öldürme)) değil , temsil (asimile) kısmına dahil olan milletler meyanında (arasında) idiler. Kürt unsuru, Yeni Turan, güzel ülkeye giden yolun üzerinde yaşayan bir millettir. Türkleştirilmeleri mühim, belki müstacel (acilen) ve herhalde derece-i vücutta idi. Kürtlerin temsiline (asimile edilmesine) bir de kanun yapıldı. Zamanın bedbaht padişahı Sultan Reşat’a da tasdik ettirildi. Mezkur kanununda vilayet-i şarkiye ismiyle yâd olunan Kürdistan’da sakin halk, yani Kürtler, o araziden kaldırılarak garba, yani Türk vilayetlerine nakil ve ahali kısmı, mahalli nüfusun % 5 ‚ini tecavüz etmeyecek (geçmeyecek) surette Türk köylerine tevzi ( dağıtmak); Beyler, ağalar, şeyhler ise, derece-i ehemmiyetlerine göre vilayet, riva ve kaza merkezlerine iskan olunacaklardı. Ahalinin bey, ağa ve meşâyih ile münasebeti tamamıyla kesilecekti. Bu suretle Kürtlerin tahliye edilecek. Kürdistan’a da şuradan buradan getirilecek olan Türkler arasında ve onlara karışarak lisan(dil) ve adetlerini kaybedecek olan Kürt muhacirleri Türkleşecekti.

Burada bir vaka zikredeceğim: Umumi bir harp (1914) başlamıştı. Cepheye sevk olunmazdan evvel, ihtiyat zabit namzetleri talimgâhının son devresinde muallim takım zabiti(subayı) idim. Devre nihayetinde takımımda bulunan efendilerin derece-i ehliyetlerine nazaran rütbelerini gösterir listeyi tanzim ederek, bölük kumandanına vermiştim. Hararetli bir Türk Ocağı mensubu olan bölük kumandanı listeye bir göz gezdirdikten sonra, hiddetle listeyi masasının üzerine attı ve bana “ Bu nasıl liste! Arabı, çorabı, Kürdü (A) sınıfını yazmışsın!” dedi.(A) sınıfı alüyyü’l-âlâ(Pek İyi) derecede zabit namzeti(subay adayı) demekti. Bugün millet meclisinizde âzâ olan bölük kumandanının nokta-i nazarınca bir adamın künyesinde Halep, Şam, Harput veya Diyarbekir’in bulunması iyi numara almasına mani teşkil eylemeliydi(engel oluşturmalıydı). Komite merkezinde tanzim olunan(düzenlenen) planın Ermenilere ve Kürtlere ait olan kısmı mevkii tatbike(Uygulama alanına) kondu. Ermeniler katliam edildiler. Kürdistan’ın mühtelif yerlerinden  plân mucibince Kürtlerin tehcirine (sürülmesine) ve müteaddit kafilelerin garptaki Türk vilayetlerine sevkine başlandı. Ermeni tehciri esasında taktile (öldürmeye) alışmış olan muhafız kuvvetler, bu alışkanlığı bazen Kürtler üzerinde de tatbik ettiler. Fikir adeta umumileşmişti. O tarihte, Nuri Paşa ordusuyla Baku’da bulunuyordu. Ordu menzil karargah kumandanı idim. Karargah tabldotunda her gün 30-40 zabit bulunuyordu. Türk Ocakları’nda terbiye almış olan zabitlerden defalarca aynen şu sözleri işittim. “ Gelirken ZU’leri bitirdik, dönüşte nöbet LO’lerindir.” ZU ile Ermenileri LO ile Kürtleri kastediyorlardı. … Harbin beklenilen neticeyi vermemesi üzerine, İttihat ve Terakki’nin, esasen başa çıkmamaya mahkum olan bu planı kendiliğinden akim kaldı(sonuçsuz kaldı). Mütârekeyi müteakip İstanbul’a avdetimde(dönüşümde), Muhâcirin(Göçmen) Müdüriyet kayıtlarında yapmış olduğum tetkikata nazaran(incelemeye göre), Kürdistan’dan 650,000 kişilik bir nüfus Batı Anadolu vilayetlerine sevk olunmuştur. … 1919 senesinde Kürdistan’a seyahatim esnasında, Halep’te bu kafilelerden birine rastladım. Memlekete geri dönüyorlardı. Kendilerinden aldığım malumata göre memleketten 485 kişi olarak çıkarılmış. Geri döndüklerinde yalnız 255 kişi kalmışlardı. İşte Paşa Hazretleri, İttihat ve Terakki zamanında ve harp esnasında Türkleştirilmek istenilen Kürtlerin ve Kürdistan meselesinin birkaç satırda hülasa edilmiş bilançosu… İttihat ve Terakki hükümeti planında muvaffak olamadan çöküp gitti. Yapılan bütün tehciller (sürgünler) ve taktiler Kürt vicdan ve cereyan-i millisini uyutmak ve durdurmaktan pek uzaktı. Bilakis Harb-ı Umumiye’de Kürtlere vurulan bu darbeler, Kürt cereyanını daha coşkun bir suretle harekete getiren feyizli seller halinde tecelli eyledi. Kürdün Kürt kalmak ve Kürt olarak yaşamak iradesi daha ziyade kuvvet buldu. Bu arzu daha büyük bir şiddetle izhar edildi. Ahmedi Hani’nin yukarıda mevz-u bahis(sözkonusu) ettiği eseri evvelce yalnız el yazısı nüshalardan Kürdistan medreselerinde okunurdu. 1310 tarihinde pederim tarafından tabına(basılmasına) teşebbüs olunmuştu. … Mütâreke(Sevr Anlaşması ) devresinden istifade eden Kürt gençleri bu eseri tab eylediler. Ve binlerce nüshası Kürdistan dahilinde ve haricinde bulunan Kürt münevveranı (aydınları) tarafından kapışıldı.

Paşa Hazretleri, selefleriniz ve sâbik arkadaşlarınız harbi kaydettiler. “Hasta Adam” mühim bir ameliye daha geçirdi. Daha bir takım uzuvlar kesildi. Müverrislerinizden(Miras aldıklarınızdan) size Anadolu ve Kürdistan’ın bir kısmı kaldı. Rumeli’den kat-ı nazar(göz önüne almasak); Asya’da Cezireti’l-Arap, Irak, Suriye, Filistin… illahir gibi, Kıtatta yeni yeni hükümler teşekkül eyledi(kuruldu). İttihat ve Terakki hükümeti Osmanlı padişahlarının miraslarından hükümet-i cumhuriyelerine ancak bir rub’unu ( dörtte birini ) devreylemiş ve mütebakisi hakkında cumhuriyetinize hesap vermeden ortadan çekilmişti. Burhanlı bir zamanda zimam-ı umuru ( genel idareyi ) ele aldınız. Ortada bertaraf edilmesi lazım gelen bir Yunan tehlike ve istilası vardı. Bunu def edinceye kadar kıldığınız nafile namazlar kabilinden Kürt rüesası(Reislei) ile dostane münasebetler beslediniz ve kendileriyle “Kardeşim… Ağa” gibi samimi hitaplarda muhaberelerde(haberleşmelerde) bulundunuz. O tarihte Almanya’da bulunuyordum. Gazetelerde okuduğuma nazaran, İzmir kaldırımlarında şıkırdayan ilk demirler, Kürt süvarilerinin nalları idi. Yunan ordusu başkumandanı esir; tehlikeyi bertaraf ve zaferinizi Lozan ahitnâmesiyle tetviç ettiniz (anlaşması ile taçlandırdınız ). Halaskâr(Kurtarıcı) ve kahraman olarak alkışlandınız. Gözlerinizi memleket dahiline(içine) çevirmek zamanı gelmişti. Filhal(şimdi) dahilde yapılacak birçok işler, ciddi reformlar vardı. Eski arkadaşlarınız, İttihatçılar, zat-ı fahimanelerine düstur emelleri ( düşünce prensipleri ) olan bir nüsha terk eylemişlerdi. Bu kitapta, başlanmış fakat ikmal edilmemiş(tamamlanmamış) birçok fasıllara tesadüf ettiniz. Bu kitabın diğer milletleri takdir ve temsil usûllerini gösteren Türkçülük faslında tavakkuf eylediniz ( durakladınız ). Elinizde Kürt’ten başka unsur kalmamıştı. Diğer anasır ( milletler ) vatanlarıyla beraber Türkiye’den ayrılmamışlardı. Bu gün yerlerine iade etmek üzere bulunduğumuz Rumları mübâdele(değiştokuş) suretiyle hudutlarınız haricine çıkartmıştınız. Kemmiyeten(sayısal olarak) az ve nisbeten dağınık olan Gürcüler ve Çerkezler, mevzu-u iştigaliniz(uğraş konunuz) olmazdı. Evet, ortada yalnız biz kalmıştık. Paşa Hazretleri, burada birçok kimselerce henüz mâlum olmayan bir hakikatı zikrdeceğim. Zat-ı fahinameleri elbette hatırlarsınız. Dedim ki, elinizde Kürt’ten maada unsur kalmamıştı. O Kürtler ki, vaktiyle Diyarbekir’de bulunduğumuz zaman, kalplerini kazanmaya çalışmıştınız. İttihat ve Terakki rüesası bir murebba ( dörtlü ) vücuda getirip zat-ı fahinamelerine tahsis edeceklerine Enver, Talat ve Cemal Paşalar bir müselles ( üçlü ) teşkil eylemişler. Ve Anafartalar kahramanını kadro haricinde bırakmışlardı. Trablusgarb Harbi esnasında çadırından çıkarken etrafınızda bulunanlara “Napolyon geliyor” istihzası ile gösterdiğiniz Enver Paşa, hakiki bir Napolyon’luğa yelteniyordu. … Zat-ı fahinameleri(itibarlı zatları) ise, Diyarbekir’de bir Kürt muhitinde(bölgesinde) bulunuyordunuz. … Kürtlere hoş görünmek istediniz ve ilk defa olmak üzere, muahharen ( sonradan ) Elaziz’de idam ettirdiniz, Dersim Mebusu Hayri Bey’in kumandasında, karargâhınıza merbut ( bağlı ) bir Kürt taburu teşkil eylediniz. Efrad(Askerler) ve zâbıtanı (Subayları) kâmilen Kürt olan bu taburun kıyâfeti de tamamen Kürt kıyafeti idi. Bu tabur efradı(neferleri) şal, şapik ve kolos giyiyor; Kürt hançeri takıyorlardı. Kumandanlar değilse de, emirler, aralarında Kürtçe olarak söyleniyordu. Bu, Osmanlı ordusunda Kürtlere ilk defa yapılmış cemile(güzellik) idi. Bu tarihi hakikatı da muhtasaran zikreyledikten sonra, yine mevzua dönüyorum. Evet, eslafınız ( sizden öncekiler ) Kürtleri tehcir ve taktil ( sürgün ve öldürmek ) ile mahvedemediklerini, nazar-ı itibare almadınız. Mâziden(geçmişten) ibret alarak Kürtlerin milli haklarını itiraf ve Kürt vicdan-ı milli’sini tatmin edecek makül ve hakimane tedbirlerle Türkiye dahilinde kalmış olan yegane ve kıymettar unsuru kazanmak yollarını araştırmadınız. Hakikatı görmek istemediniz. İradenizin kuvvetiyle başa çıkarmak işin tatbik-i kabiliyetini mukayese ederken yaptığımız hesapta yanıldınız. Evet, zannettiniz ki, deniz içilmekle biter. Eslâfınıızın ( seleflerinizin ) plânını daha büyük bir şiddetle tatbik koyuldunuz. Nihayet, 1925 İhtilali ( Şeyh Said Hadisesi) patladı…

Şeyh Said merhumun askerleri Harbut’u İşgal, Diyarbekir’i muhasara ettiler. Genç cumhuriyetinizi tehlikeli, saralı ölüm dakikaları geçirdi. Yine namaz kılmanız icab etti. İtiraf edelim ki üşenmediniz. Taksir etmediniz. Cennet mekan Şeyh’i, İngiliz parası ve Ermeni akidesiyle hareket eden Müslüman düşmanı bir mürted(dinden çıkmış) halinde gösterdiniz ve biçare Kürtleri iğfal ettiniz. Kürtleri Kürtlere kıydırtmak suretiyle ve mühim fedakârlıklar pahasına hadisenin önüne geçtiniz. Salonlarından doğrudan darağaçlarına gidilen İstikbal Mahkemelerini, Kürt mefkur-i milliyesine, Kürt istiklâlcilerine açtınız. Bilmem bil-iltizam mı, yoksa bir tesadüf eseri midir? Diyarbekir İstikbal Mahkemesi heyetini bir sinema salonunda içtima ettirdiniz(toplatırdınız) ve “Kürt Meselesi”nin bu kanlı filmini suret-i mahsusada(özel şekilde) gönderilmiş aktörlerinize çevirttiniz. Hadisede hiç medhali ( mudahalesi ) olmayan birçok kimseleri yalnız Kürt oldukları için kanlı filminize kurban ettiniz. Mazlumiyeti cezalandırdınız. Maamafih şunu da itiraf eylemeliyim ki, milletlerine hıyanetle size hizmet eden “Kardeşim… Ağa”ların birçoğunu da sinema salonundan darağaçlarına göndermek suretiyle bizler hesabına icrayı adalet ettiniz. Bu hareketinizi Kürtlüğe hizmet şeklinde kaydetmeme müsaade buyurunuz. Müstahkem mevkiler ve şehirlerde tehassün etmiş olan kıtaatınıza ova, vâdi ve dağ eteklerinin yolları açıldıktan sonra, memlekette bir tarama ameliyesi(operasyonu) yaptırdınız. Binlerce çoluk çocuğu gayr-i müsellah ( silahsız ) erkeği kılıçtan geçirdiniz. Köylerini, hala Ararat tepelerinden esen soğuk rüzgârların dağıtmakta olduğu buzlarla Kürt köyünü yaktınız. Hadiseye bitmiş nazariyle bakıldı. Bitmiş nazariyle bakılan Şeyh Said hadisesi idi. Temsil ve taktil(Asimile ve öldürme) hareketi devam ediyordu. Kürdistan meselesi ise, kısa zamanda geniş adımlarla uzun merhaleler kat ediyordu. Hükümet kontrolünün yetişebildiği yerlerde Kürtçe’nin konuşulmasını yasakladınız. Ellerinde Kürtçe gramafon diski bulunanlar, en ağır cezalara çarptırıldı. Maamafih bu tedbirinde tatbik-i kabiliyet olmadığı az zamanda anlaşıldı ve bundan da feragat edildi. Müfettiş-i umuminin makarr-ı icraatı olan Diyarbekir’de, adeta kaht zuhur etti(kıtlık baş gösterdi). Bilhassa zabitân ve me’murîn kısmı, ruzmete ( günlük ) ihtiyaçlardan olan yağ, süt, yumurta, peynir…… illaâhiri gibi dahili mahsulâtı(ürünleri) tedârik edemez oldular. Çünkü köylerden gelen bu mevadın müstahsilleri ( ürünleri yetiştirenler ) kâmilen Kürt köyleri idi. Ve Kürtçe konuşmayı bilmezlerdi. El altından verilen bir emir ile bunların Kürtçe müsâmaha(tolerans) edilmesi me’murîn ailesine tebliğ edildi. Kazâ merkezlerinde daha garip bir şekilde hâdis ( vâki‘) olmuştu. Türkçe bilmeyen halk, bittabi Kürtçe konuşuyordu. Ancak müffettiş-i umuminin(Genel Müfettiş,Olağan Üstü Hal Valisi) kazalarda geldiği günlerde, kaymakam muhtarları nezdinde celb ve müffettiş-i umuminin çarşı pazarında gezdiği zamanlarda, hiç Türkçe bilmeyenlerin evlerinden çıkmamalarını temin suretiyle müfettiş-i umumiye az çok Türkçe konuşan bir halk gösteriyordu. Hakikat-ı halde Müffettiş-i Umumiye de bu muvazaaya(mizansene) vâkıf idi. Bile bile amir ve memur birbirini aldatıyordu. Ve cumhuriyetin tabiat-ı eşyaya muhalif olan kanunları, ancak bu suretle cây-ı tatbik bulabiliyordu. Bu meyanda müracaat ettiğiniz diğer bir tedbiri de kaydedeyim. Görecek göz, işitebilecek kulak, söyletip tenvir edebilecek ağızları memleketten uzaklaştırmayı düşündünüz. Bey, ağa ve şeyh ailelerinden birkaç bin aileyi Türk vilayetlerine tehcir ( sürgün ) ettiniz ve İstanbul’dan başlayarak İzmir, Ödemiş, Manisa, Aydın, Isparta, Burdur, Niğde, Kayseri, Kastamonu, Edirne… İlâhiri şehirlere dağıtınız. …”

Quelle: http://www.midyathabur.com/bir-kurd-aydinindan-mustafa-kemale-mektup-11222h.htm

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s