Edebiyat ve Siyaset: Fuat Filizler

ff.jpg

Pirtûk û Wêje: Siyasetin edebiyat üzerindeki etkileri hakkında neler düşünüyorsunuz? Bağ ve ilişkiler nerede başlıyor, nerede bitiyor? En sağlıklı izlenmesi gereken yol sizce nasıl olmalı?

 

Fuat Filizler: Toplumsal üretken yetiler, ihtiyaçlar ve yeni toplumsal ilişki biçimleri, mevcut üretim ilişkilerine ve siyasal üstyapıya sığmaz hale gelmeye başlayınca bunu ilk sezen ve yansıtan bilim, sanat-edebiyat ve felsefedir. İngiliz burjuva devriminden önce Shakespaere, Fransız burjuva devrimi öncesinde aydınlanma felsefesi ve edebiyatı, Rusya’da 19. yüzyılın 2. yarısında büyük edebiyat patlaması; yeterli örneklerdir. Fransa ve Rusya örneklerinde, yoğun siyasal baskı ve sansür koşullarında, siyasetin de bir yanıyla kendini edebiyatın içinden ifade etmek durumunda kaldığı söylenebilir.

Ancak mesele bunun ötesindedir: “Her yeni görüş şeklinde evrenin yeni bir muhtevası billurlaşır… Sadece başka türlü görülmemekte, başka şey de görülmektedir… İnsanın dünyayla ilişkisi değişmiştir, yeni bir duygu alemi açılmıştır.” (Heinrich Wölfflin, Sanat Tarihinin Temel Kavramları.)

İşte sanat-edebiyat, genellikle kendi yöntem ve araçlarında da değişimler yaratarak, toplumun eski kabuğuna sığmaz hale gelen yeni muhtevasını ilk sezen ve yansıtan, böylelikle bu toplumsal-siyasal dönüşüme de etkide bulunan özgül emek süreci olur. Sanat-edebiyat kuşkusuz dünyayı doğrudan dönüştüremez ama, dünyayı dönüştürecek gerçek öznelerin bakış açılarına, dünya hakkındaki hissiyatlarına, arayışlarına etkide bulunarak, yeni bir yön kazandırarak bu değişim mücadelelerine katkıda bulunur.

Sanatın en az bilinen yanı, onun aynı zamanda özgül bir bilgi üretme biçimi olmasıdır. Bilim daha ziyade zihinsel anlamaya ilişkinken, sanat ise daha ziyade duygusal anlamlandırma ve yeniden anlamlandırmaya ilişkindir. İdeolojinin salt fikirler sistemi olduğu yargısı pozitivisttir; duygular, değerler, hayal gücü olmadan ne ideoloji ne siyaset var olabilir. Bu açıdan sanat-edebiyat da siyaseti etkiler. Kendi zenginliği ölçüsünde siyaseti zenginleştirebilir, toplumsal-psikolojik kapsayıcılık ve derinliğini artırabilir.

Fransa ve Rusya örneklerinden devamla, Rausseau’nun felsefi ve edebi yapıtlarının Jakobenler, Çernişevski’nin Ne Yapmalısı başta olmak üzere, Gogol, Gonçarov, Tolstoy gibi büyük Rus edebiyatçılarının Rusya’da Lenin dahil Rus devrimini gerçekleştirecek yeni devrimci kuşaklar üzerindeki etkisini vurgulamadan geçmeyelim.

Nazım’ın şiirinin, Yılmaz Güney’in sinemasının siyasal etkilerine de kısaca değinebiliriz. Siyasetin sanata, sanatın yeniden siyasete, düz değil ama diyalektik dönüşüm ve etkilerinin güçlü örnekleridir.  Veya İkinci Yeni şairlerinin 1968 ve sonrasında geçirdikleri toplumsalcı dönüşümle birlikte günümüze kadar artarak gelen etkileri: Edip Cansever ve Turgut Uyar, zamanında sol ve devrimciler tarafından küçümsenip dışlanmışlardı ama, Gezi’nin Nazım’la birlikte en yaygın estetik-politik ifadelerinden biri oldular.

Bir diğer -bu kez olumsuz- örnek, neoliberalizm ile postmodernizm ilişkisidir. Postmodernizm 1970’li yıllarda önce felsefe ve sanat-edebiyat alanında başlamış, sosyal bilimler ve siyaset alanına da yayılarak kapitalizmin neoliberal dönüşümünün önünün açılmasında kullanılmıştır.

Soruya tersinden girdim. Önce, bazı örnekler üzerinden sanat-edebiyatın siyaset üzerindeki etkilerini göstermeye çalıştım.

Çünkü hep tek yanlı olarak siyasetin sanat-edebiyat üzerindeki etkisi veya belirleyiciliği sorulur ya da sorgulanır. Nedense bilimin, sanat-edebiyatın, felsefenin siyaset üzerindeki etkileri üzerine hiç düşünülmez.

Oysa gelişkin bilimsel, sanatsal, felsefi çalışmaların olmadığı bir yerde gelişkin bir siyaset de olmaz. Aralarındaki ilişki de tek yanlı değil, tarihsel-diyalektiktir. Eşitsiz gelişme dönemleri olabilir. Yukarıda örneğini vermeye çalıştığım gibi, sanat-edebiyatın büyük bir canlılık kazandığı dönemler genellikle siyasal mücadelede er geç yaşanacak bir patlamanın habercisidir. Bilimin, sanatın, felsefenin geri kaldığı ve donuklaştığı dönemlerde ise, siyaset belli bir anda ne kadar güçlü ve başarılı görünürse görünsün, içi boşalmaya ve beslenemez hale gelmeye başlamış demektir.

Bu yüzden siyasetin – bundan devrimci, sosyalist siyaseti, işçi sınıfının, ezilen ulus ve ezilen cinsin mücadele ve kurtuluş siyasetini kastediyorum- bilim ve sanat politika ve perspektifi de olmalıdır. Bilimi ve sanatı kaba ve mekanik biçimde siyasetin düz araçları haline getirmek için değil tabii. Bilimin ve sanatın her birinin kendi özgül ihtiyaç, yeti, ilişki, yöntem, araç ve dilini geliştirmeyi cesaretlendirmek için. “Sanat sanat için midir toplum için mi?” sorusu pozitivist düalizmden öteye geçmez. Sanatın toplumsal bir derinliğe ve siyasal bir etkiye sahip olabilmesi için önce gerçek anlamda estetik bir niteliğe sahip olabilmesi gerekir.

Şimdi sorunuza gelebiliriz. Siyaset, az çok toplumsal bir güç ve etki kazandığında, kitlelerin ilişki biçimlerini, kendilerini ve dünyayı algı ve anlamlandırma biçimlerini değiştirmeye başladığında, kuşkusuz sanat-edebiyat alanını da doğrudan ve dolaylı olarak etkiler.

Ancak burada siyasetin niteliği önem kazanır. Kitleleri sadece kendi önlerine konulanı sorgusuz sualsiz izlemesi gereken, kendi kafalarıyla düşünemeyenler olarak gören ve nesneleştiren bir siyaset tarzı, kaçınılmaz olarak sanatı da kayıtsız koşulsuz kendine tabi olması gereken bir araç olarak görür. Bu durumda siyasetin kitlelerle ilişkisi neyse, sanatın da o olur: Edebiyatçının işi yazmak, okurun işi de okumak! Kendisi özneleşemeyen bir sanat, okurunun iç güçlerini de işleyip etkinleştiremez, siyaseti de zenginleştiremez.

Kitleleri ve bireyleri kendi gerçek sınıfsal, toplumsal, cinsel, ulusal, ekolojik ihtiyaç ve özlemleri doğrultusunda özneleştirmeyi hedefleyen; kendi yaşamlarını etkileyecek siyasal kararlara aktif olarak katılmalarına ve yer almalarına alan açan bir siyaset tarzının ise sanatla ilişkisi farklı olacaktır. Sanatı ve sanatçıyı önlerine konulanı olduğu gibi terennüm etmesi gerekenler olarak değil, kendi özgül dil ve yaratıcılıklarıyla mücadeleyi yeniden üretenler ve zenginleştirenler olarak görecektir.

İkincisi, pragmatist, popülist, sığ ve sistem içi bir siyasetin sanat-edebiyata katabileceği pek bir şey yoktur. Gelişkin bir gelecek ufkuna, özgür, özneleşmiş, yeni ve daha yüksek bir toplumsallaşmış yaşam perspektifine sahip olan ve bunun ışığını yaşamın her alanına ve gündelik ve taktik politikalarına düşüren bir siyasetin, sanat ve edebiyatta yarattığı esin ve motivasyon ise çok farklı olacaktır.

Günümüzde işçi sınıfının, kitlelerin genişleyen kültürel-sanatsal ihtiyaçları ile bu konuda da büyüyen baskı, engel ve kısıtlamalar önemli bir çelişki alanıdır. Kitlelerin kendileri için ve kendilerini toplumsal olarak gerçekleştirme etkinliği alanlarından biri olarak kültür-sanat da mevcut kapitalist sistem ve rejim biçimleriyle karşıtlığın büyüdüğü bir alan haline gelmiştir. İşçilerin, kadınların, Kürtlerin, gençlerin kültürel-sanatsal özlemleri, siyasal, toplumsal, ekonomik mücadele istemleriyle kaynaşan, mücadele ufkunu derinleştiren istemlerdir. Kültür-sanat alanında da tarih, kitleleri sahneye çağırmaktadır. Daha gelişkin bir siyaset gibi, daha gelişkin bir sanat da, ancak kitlelerin tarihsel inisiyatifinin geliştirilmesine ve toplumun ve her bireyinin siyasal olduğu kadar bilimsel, sanatsal, sportif yetilerinin çok yönlü, özgür ve sınırsızca gelişteren yeni bir toplumsal yaşam özlemine ve mücadelesine dayanır.

Siyaset, bilim ve sanat, bu doğrultuda ilerledikleri ölçüde birbirini besleyip geliştirebilir ve birbirini geliştirdiği ölçüde bu doğrultuda ilerleyebilir.

Siyaset ile sanat ilişkisi nerede başlar nerede biter sorusuna cetvelle ölçerek verilebilecek bir yanıt yoktur. Sosyalist, devrimci, özgürleştirici ve özneleştirici siyaset, elbette dekadans, gerici, piyasalaşmış sanat alemi ile sınırlarını net çizer. Bunun ötesinde yapması gereken sanatı siyaseten dizayn etmeye çalışmaktan ziyade, öncelikle kendini kitlelerin yıkıcı ve yaratıcı/kurucu enerjisini, inisiyatifini, ufkunu geliştiren bir siyaset kılarak, toplumsal-eleştirel sanat için de daha gelişkin ve verimli bir toprak yaratmaktır.

Aynı şey sanat-edebiyat için de geçerlidir. Sanat, her türlü siyasetten bağımsızlığı sanatsal özgürlük sanmamalıdır, bu burjuva siyaset ve ideolojisine tabiyetten başka bir anlama gelmez. Sanat çağın, dönemin, uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin ruhuna tarihsel gelişme doğrultusundan nüfuz edip yıkıcı ve yaratıcı yeniden anlamlandırmanın özgül içerik ve biçimlerini geliştirebildiği ölçüde, kitlelerin içinden geçen ve iç güçlerini harekete geçirerek kitleler tarafından etkin biçimde yeniden üretilebilen toplumsal-eleştirel bir esin, “yalnızca başka tarzda görmeyi değil, görülenin altında görünmeyeni de görmeyi” sağlayan yeni bir duygular alemi yaratabildiği ölçüde, daha gelişkin bir siyasete de ihtiyaç yaratır ve siyasete derinlik kazandırır. Kendi özgül üretim ve yeniden üretim süreçlerini bırakıp siyaset taklidi yapması gerekmeden, kendini doğallığında siyasal sanat kılar.

Fuat Filizler

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s