Hasan Hayri Aslan: Diyarbakır 5 Nolu Cehenneminde ölümden de öte

dc

Hasan Hayri Aslan: Diyarbakır 5 Nolu Cehenneminde ölümden de öte

Bu kitap, 12 Eylül askeri darbesinin insanlık dışı yüzünü en çarpıcı biçimde gösterdiği askeri cezevlerinden Diyarbakır 5 No’ludaki bir tanıklığı özetliyor. 17 Aralık 1981’den Ekim 1990’a kadar ordaydım ve bütün merhaleleri bizzat yaşadım.

Darbeden az önce yapımı tamamlanıp açılan ve darbeden hemen sonra başlayan birinci acımasız vahşet dalgasının cehennemi bir sessizlik yarattığı, sadece işkence ve çığlık seslerinin duyulabildiği bir anda o zindana düştüm. Her dakikası bir cehennem azabı olan vahşet altında yaşamaya ancak 5-6 ay katlanabildim. Ondan sonraki bütün zamanım direniş-hastane-hücre üçgeni içinde geçti. (…) Başka insanların uğradığı inanılmaz zulmü duyduğumda dehşete düştüm ve onların yanında kendime yapılan zulümden söz etmeye utandım, bir şey yapamadığımız için de kahroldum. Acıyı hissetmek için bizzat işkence görmeniz gerekmiyor, işkence gören insanların dinmez çığlıklarını dinlemenin daha korkunç bir zulüm olduğunu orada yaşayarak öğrendim. İnsani olan her şey canavarca saldırı altındaydı. Aklı, inancı, kimliği, vicdanı, onuru, cinselliği, bedensel bütünlüğü, yaşama hakkı, her şey!..

Bunları, işkencelere muhatap olan çok sayıda insan anlattı. Biliyorum ki anlatılanlar yine de yaşananları tam olarak yansıtmaktan çok acizdir. Çünkü söz, daima gerçeğin kendisi karşısında yetersiz kalır. Bu yüzden onları tekrarlamaya gerek duymadım. Kitabın ağırlık merkezine daha çok direnişi ve direnen insanları koydum. Bunda da yetersiz kalacağımın farkındayım.Çünkü 5 ayrı bloğa yayılan 40 civarında koğuşta, 80 hücrede, 8 kör hücre ve işkence mekânı olarak kullanılan koridorlar, merdiven altları, spor ve sinema salonları, çamaşırhane ve hamamı, özel işkence odaları ve başka yerlerde binlerce insanın vahşet altında inlediğini ve direndiğini biliyorum. Bu direnişlerde adlarını anamadığım sayısız isimsiz onurlu, mert insan vardı ve kuşkusuz zafer bütün bu irili ufaklı direnişlerin toplamının sonucu ortaya çıkabildi. Bunların hepsini bilme ve yâd etme şansına yazık ki sahip değilim, o yüzden ancak en öne çıkanları ve yanıbaşımda direnerek yaşamını yitirenleri kaydetmekle yetindim.

-Hasan Hayri Aslan-

Diyarbakır 5 No’lu Cehenneminde Ölümden de Öte, halen Almanya’da yaşamını sürdüren Hasan Hayri Aslan’ın ilk kitabıdır. Dünyanın en kötü on cezaevinden biri olmakla ünlenen Diyarbakır 5 No’luda on yılını geçiren ve direnişin öncü kadrosu içinde yer alan yazarın bu kitabı, doğrudan tanıklık, yaşanmışlık ve 5 No’lunun bütünlüklü kronolojik öyküsünün bir örneği olması açısından kuşkusuz çok önemlidir. (Tanıtım Bülteninden) (1)

Bir Partizan “Diyarbakır 5 No’lu Cehenneminde ÖLÜMDEN de ÖTE” için yazdı

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü sürecinde bir zulüm ve kıyım merkezi olan 5 nolu Amed zindanlarını anlatan Hasan Hayri Aslan yoldaşın “ÖLÜMDEN de ÖTE” kitabı devrimci dersler ve deneyimlerle dolu bir eserdir. “Acımasız vahşet dalgası cehennemi bir sessizlik yaratır. Sadece işkence ve çığlık seslerinin duyulduğu zindandan” bahsedilmektedir. Her dakikası bir cehennem azabı olan bir zindandan bahsedilmektedir. 5 nolu zindanı anlatan her yazarın, her anlatıcının ortak cümlesi “Biliyorum ki anlatılanlar yine de yaşananları tam olarak yansıtmaktan acizdir” olmuştur.  5 nolu zindanı, faşizmin işkence ve vahşetini ve ona karşı görkemli direnişi tanımak anlamak açısından “ÖLÜMDEN DE ÖTE” bir eğitim kitabı olma niteliğindedir. 5 nolu zindanda tarihsel-güncel sürece ışık tutacak kanla, emekle yaratılan, sayısız devrimci değerlere-pratiklere rastlamak mümkündür. 5 nolu zindan gerçekliği kim tarafından hangi biçimde nasıl anlatılırsa anlatılsın mutlaka “anlatılanlar yine de yaşananları tam olarak yansıtamayacaktır” sonucuna varır. Bu nasıl bir zulüm ve vahşettir ki; anlatılar yetmiyor ve hep eksik kalıyor. Nasıl bir zulüm yaşanıyor da gerçeklik karşısında kelimeler, cümleler her defasında acze düşüyor.

Süreci bir bütün olarak hem de her bir direniş pratiğini parçalar içinde ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Öne çıkarılması ve devrimci öğretinin ön cephesini oluşturması gereken konular, olaylar, devrimci değerler vardır. Asıl vurgulanmak belirtilmek istenen okunup mutlaka üzerinde durulması gereken değerler, devrimci ilkeler vardır. Unutulmayan, unutulması mümkün olmayan devrimci anılar vardır.

Partizancılar, devrimciler, yurtseverler zulme ve cehennemi andıran işkencelere karşı direndiler. Hasan Hayri Aslan yoldaşın Partizancıların direnişine ve duruşuna ilişkin bu değerlendirmesi isabetli ve anlamlıdır. “Biz direndik! Ancak TKP/ML’ye yakışır bir direniş sergileyemedik!” Devrimcilerin-yurtseverlerin direniş sürecinde kırıldıkları noktalar, düştükleri yerler, sarsıldıkları anlar oldu. Sendeledikleri, geriledikleri hatta içine düştükleri “kurallara uyma” durumuna büyük öfke duydukları anlar yaşandı. Faşizmin askeri kurallarına uymak onurlu hiçbir devrimcinin içine sinmedi. Yaşananları ve içine düştükleri durumu kabullenmediler. “Bir gün mutlaka” dediler. Ve mutlak mücadele günü büyük bedeller ve acılar pahasına geldi. Bir Anka kuşu misali kendilerini yeniden ve yeniden küllerinden yaratmasını bildiler. Düştükleri ve yenildikleri yerden kalkma cesaretini gösterdiler ve yeniden yürüme iradesini ortaya koymayı başardılar. Ve bir direniş tarihi yazdılar. Direnişin pratiğini-yoldaşlılığını örgütlediler. “ÖLÜMDEN DE ÖTE” kitabında güne ve ana ışık tutacak özellikte muazzam değerde devrimci adanmışlıklar ve sayısız fedakarlık ve kahramanlıklar sonucu ortaya çıkan bilgiler vardır. Özellikle genç devrimcilere eğitim konusu olacak değerde konular vardır.

“Düştüğün yerde derman sendedir” ya da “Acılardan al ilacı” cümlelerinin ne anlama geldiğini doğrulayan sayısız pratik örneklerle doludur, 5 nolu zindan gerçekliği. Hem devrimci örgütlerin birbirine devrettikleri sayısız fedakarlık dolu pratiklere rastlamak hem de devrimci örgütlerin kendi yoldaşları arasında yaratıkları muazzam özellikte devrimci değerlere, yoldaşlıklara fedakarlıklara rastlamak mümkündür. Hem kendi iç yoldaşlığında hem de devrimci örgütlerin “dış” yoldaşlığında birbirlerine olan bağlılık-fedakarlık-feda ruhunun en renkli öğretileri, pratikleri vardır. Yıllar ve yıllar geçse bile asla unutulmayacak ve unutulması mümkün olmayan kalıcı ve evrenselleşen nitelikte yaratılmış devrimci kazanımlar yaşanmışlıklar vardır.

“GÖREVİNDE BAŞARISIZ OLAN ÇEKİLMELİDİR” (Kemal Pir

Hasan HAYRİ Aslan yoldaşın kaleme aldığı “Ölümden de öte” kitabında yer alan bazı yaşanmış olaylar ve pratikler üzerinden devrimci eğitimin temel başlıkları yapılacak birçok konu mevcuttur. Bunların içinde önemli konu başlıklarından birisi de Kemal Pir arkadaşın birinci ölüm orucunda başarısız olduğunu ifade ederek, ikinci bir ölüm orucunun komutanlığını üstlenmemesi gelir. Devrimci ve yurtsever hareket 12 Eylül’ün ağır baskı ve işkence koşullarında yeterli ve gerekli direniş deneyim ve tecrübesine sahip değildi. Karşı devrimin saldırısının amaç ve niteliğini bir bütün olarak değerlendirip buna uygun bir konumlanma ve mevzilenme içine giremiyor. İlk dönemde karşı devrimin vahşet dolu saldırılarına karşı ölümüne bir duruş sergileyemiyor. Kırılma ve yenilgi yaşıyor. 5 nolu zindan direnişi “Direniş-yenilgi-tekrar direniş ve ayağa kalkışın” tecrübe ve deneyimleriyle dolu bir öğreti kitabıdır.

İlk yenilgisini yaşayan devrimciler ikinci kez direnişlerine başlarken önemli düzeyde ders ve deneyim çıkararak işe başlıyorlar. Ölümüne bir bedel ödenerek yenilgi ve teslimiyet alt ediliyor. Zulmün şiddeti ne kadar ağır olursa direnişin görkemi o kadar büyük olur. “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” ilkesinin ne demek olduğunu nasıl bir anlam ve değer taşıdığını devrimciler canları pahasına büyük bedeller ödeyerek öğreniyor. Ve kanlarıyla karanlık zindan duvarlarına DİRENİŞİ yazıyorlar. Teslimiyet ve ihaneti canları pahasına direnerek parçalıyor alt ederek süreci tersine çeviriyorlar.

Kemal Pir arkadaş, Hasan Hayri Aslan yoldaşla birlikte kaldıkları hücrede zindan sürecine ve direnişine ilişkin kendi durumunu şöyle ifade ediyor. “1981 Mart-Mayıs ölüm orucuna ben öncülük ettim. Yenildik. Yenilmiş bir komutanın ikinci kez komutayı üstlenmesi doğru olmaz. Ama birisi başlatırsa ikinci kişi ben olurum.” Kemal Pir arkadaş 5 nolu zindan direnişinin en parlak yıldızlarından biridir. Dürüstlüğü-fedakarlığı-direnişçiliği ve öncülüğüne ait ne kadar değerli ve anlamlı cümle kurulsa yetersiz kalacağını belirtmek gerekir. Gerçek bir direnişçi, yiğit bir komutan ve korkusuz bir devrimcidir. O sadece PKK dava tutsaklarının ve ona gönül vermiş dost ve yoldaşlarının değil o aynı zamanda 5 nolu zindanında zulmü yaşamış, direnmiş bütün devrimcilerin yoldaşı ve doğal komutanlarından biridir. Bunu kimse inkar edemez.

5 nolu zindan tarihi ve direnişi yazılacaksa Mazlum Doğan, Kemal Pir, M. Hayri Durmuş, Dörtler, Sakine Cansız, Cafer Cangöz, Müslüm Elma, Hasan Hayri Aslan, Necmettin Büyükkaya, Recep Maraşlı, Cemal Miran, Orhan Keskin ve adları saklı ve yazılı olmayan sayısız sıra neferleri mutlaka anılmalı ve anlatılmalıdır. Amed zindan direnişi zulmün koridorlarında büyük devrimci değerlerin yaratıldığı, kazanıldığı bir direniş akademisiydi. Nasıl ki Amed zindanları için “Anlatılanlar, yaşananları anlatmaktan aciz kalır” belirlemesi yapılıp cümle kuruluyorsa aynı bu cümle Kemal Pir, Mazlum Doğan, Cafer Cangöz şahsında bütün direnişçiler için de geçerlidir. Onları hangi biçimde nasıl anlatırsak anlatalım anlatılar hep eksik kalacaktır.

Asıl vurgu yapmasını istediğimiz anlaşılıp öğrenilmesini istediğimiz konu şudur; Sınıf savaşımında devrimci görevler icra edilirken başarısız olunduğunda komutayı ve görevi bir başka yoldaşa devretmeyi bilmek. Kemal Pir arkadaş ilk ölüm orucu eylemin komutasında başarısız olduğunu kabul ediyor, ahlaki olarak çok değerli bir tavır sergileyerek. Durumunu şöyle açıklıyor; “Yenilmiş bir komutan ikinci kez komutayı üstlenmez!” Onun bu tavrında muazzam düzeyde devrimci erdem ve yüksek ahlaki değer vardır. “Başarısız olduğunu bildiğin an görevi bir başka komutana bırakmak.” Kemal Pir arkadaşın ilk pratiğinin başarısız olması demek onun bir başka pratikte başarılı olmayacağı ya da olmadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Nihayet M. Hayri Durmuş arkadaşın öncülük ve komuta ettiği ikinci ölüm orucu eyleminde hayranlık uyandıracak bir direniş ve kahramanlık örneği sergileyerek tarihe, halka ve devrimcilere mal oluyor. Son sözü “Bırakın yoldaşlarımın yanında öleyim” oluyor. Her genç devrimci, Kemal Pir arkadaşın direnişini, komutanlığını örnek almalıdır. Onu bir direniş yıldızı olarak izleyip, takip etmelidir.

Elbette Kemal Pir arkadaş sadece yiğitliği, düşman karşısında gözü pekliğiyle tanınan, bilinen bir devrimci değildir. Aynı zamanda devrimci dostlarına sahip çıkması onları korumaya ve kollamaya çalışması açısından da değerlendirildiğinde her bir pratiğinin belli başlıklar altında incelenmesi ve devrimci dersler çıkarılması gereken yiğit bir komutandır.

Devrimci mücadelede pratiğin ölçüsü ve dili tayin edicidir. Pratik her şeyin görünen ve görünmeyen yüzüdür. Rengi ve hakikatidir. Dili ve yüreğidir. Hiçbir sözün ve söylemin pratikten daha değerli ve öğretici bir yanı yoktur. Kalıcı ve eğitici olan hakikattir. Değerli ve anlamlı olan pratiktir. Güncel ve dolaysızdır. Aynı zamanda evrensel nitelikte değer taşımaktadır. Hangi düzeyde ve görevde olunursa olunsun. Özellikle yönetim ve komuta kademesinde ya da önemli bir konumda görev yapanlar için daha tayin edici ve gerekli olan ilke şu olmalıdır; ” “Başarısız olan, görevini bir başka yoldaşına bırakmalıdır.” Başarısızlık üzerinden görevi “bırakma-devretme” olayı bir tek pratik ve bir tek faaliyet üzerinden belirtilmiyor. Sürecin ve bir dönemin bütününden bahsediliyor. Keza “başarısızlık” sadece bir sürecin bütünü üzerinden de değerlendirilmemelidir. Eğer başarısızlık aynı zamanda sürecin kaderini tayin edici nitelikte, belirleyici özellikte bir eylem ve pratiğin sonucunda da ortaya çıkıyorsa o zaman da “Başarısız olan, görevini başka bir komutana bırakmalıdır“. Bu ilkenin uygulanması durumunda başarısız pratiğe son verilerek, ortaya çıkan olumsuzluklar gerilikler engellenmiş olur, sürecin ve eylemin daha nitelikli eller tarafından örgütlenmesinin önü açılmış olur. Başarısız olan yoldaşın pratiğine son verilerek, onun kendisini yeniden sorgulayıp değerlendirmesinin yeniden eğitip ve geliştirmesinin olanakları hazırlanır. Keza görev devri durumunda yeni ve genç yoldaşların pratik içinde kendini sınamasının zemini hazırlanmış olur.

Unutmamak gerekir ki “başarısızlık” devrimci görevlerin yerine getirilmemesidir. Devrime hizmetin kesintiye uğramasıdır. Başarısızlık; eksik ve yarım kalan, tamamlanmayan görevlerin sonucu ortaya çıkan olumsuzlukların yaşanması ve yaşatılmasıdır. Başarısızlık, devrimi geciktirmenin, özgürlüğün yolunu uzatmanın adıdır. Devrim, başarısızlıklar üzerinden kendini yeniden “düşünsel-yöntemsel-yönetsel” olarak düzenlemektir. Gerçeği kavrayacak ve değiştirecek nitelikte örgütlemektir. Devrim,  başarılı pratiklerin örgütlenip süreklileştirilmesi üzerinden gerçekleşir.

Başarısız pratikler “Düşünce -koşul ve yapılış tarzıyla- zaman itibariyle” bütünlüğü içinde doğru ele alınıp çok yönlü değerlendirildiğinde başarılı bir pratiğin örgütlenmesinin ciddi ön adımı olur. “Başarısızlık başarının anasıdır. Bir musibet bin nasihattan iyidir” cümlesi yerli yerine oturmuş olur.

Bir sürecin ve dönemin önemli ve ciddi devrimci görevlerin sorumluluğunu yüklenmiş yöneticiler-komutanlar görevlerinde başarısızlık yaşadığında önce kendisi “Görevini başka bir yoldaşa-komutana devretme” erdemini göstermelidir. Özellikle yönetici düzeyde ve komuta kademesinde görev yapanlar “Önceden planlanan, tasarlanan düşünceler-pratikte istenen, beklenen sonuçları vermiyorsa düşünceler değiştirilmelidir.” Eğer bu başarısız pratik birden fazla bir kaç kez tekrar ediyorsa sadece düşüncelerin değiştirilmesinden bahsedilmemelidir aynı zamanda kişilerin kendisi de değiştirilmelidir.

Görev almak kadar ciddi başarısızlıklar yaşandığında görevi bir başka komutana-yoldaşa devretmek de onurludur.

Bir Partizan (2)

 

Diyarbakır 5 Nolu Cehenneminde ölümden de öte! / Serdar Can

Türkiye-Kuzey Kürdistan Hapishaneler tarihinde önemli bir yeri olan Hapishanelerden biridir Diyarbakır hapishanesi. Diyarbakır Hapishanesi özellikle 12 Eylül askeri faşist cuntası sürecinde uygulanan vahşi işkenceler ve yaşanan destansı direnişlerle hafızalarımıza kazınmıştır. Diyarbakır Hapishanesi tarihsel anlamda Kaypakkaya geleneği içinde önemli bir noktada durmaktadır. Yaşanan ölüm orucu direnişi başta olmak üzere Kaypakkaya geleneği Diyarbakır Hapishane sürecinin her aşamasında aktif olarak yer almıştır. Ki Cafer Cangöz,  Müslüm Elma, H.Hayri Aslan, Garabet Demirci, Hüseyin Yıldırım, İbrahim Ekinci, Serdar Can ve geleneğin daha onlarca kadrosu ve sempatizanı Diyarbakır hapishane süreci ve destansı direnişleriyle yine hafızalarımıza kazınmıştır.

Diyarbakır Hapishane sürecini Kaypakkaya geleneği cephesinden anlatan tek kitap olma özelliği taşıyan ve bu bağlamda da oldukça önemli bir yerde duran çalışmalardan biri Hasan Hayri Aslan’nın kaleme aldığı ‘’Ölünden de öte’’ kitabıdır. Aynı zamanda yaşanan sürecin ve direniş geleneğinin de öznelerinden biri olan Hasan Hayri Aslan’nın kitabına yönelik yine aynı sürecin öznelerinden biri olan Serdar Can tarafından yapılan eleştirel değerlendirmeyi her açıdan yaşanan sürecin daha bütünlüklü anlaşılması ve tartışılması bağlamında katkı sunacağını düşünerek okurlarımızla paylaşıyoruz.

 HABER MERKEZİ (01.11.2016)-Hasan Hayri Aslan’ın yaptığı bu çalışma, süreci gözler önüne seren şu ana kadar yapılmış en iyi çalışmadır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar ya sürecin can alıcı detaylarını yansıtma bakımından eksik kalmış ya da yazarlarının „grupçu“ yaklaşımlarıyla özünden uzaklaşmıştır.

       Kuşkusuz resmi evrak veya belgelere dayalı bir çalışmadan bahsetmiyoruz. Zira devrimcilerin böyle bir imkânı olamaz, zaten, esaret koşullarında da belgeli çalışmazlar. Devrimcilerin „dokümanter“ çalışması, bir çeşit sözlü tarih derlemesidir.

       Sözlü tarih, ne kadar tarihtir? Tarihi araştırmalar için bir veri sayılabilir mi? Bu daha çok akademik bir araştırma sorunudur. Geçmişten beri ezilenler yaşadıklarını kulaktan kulağa aktarmışlardır. Ancak son iki yüzyıldır aydınlar nispeten kaleme sarılmışlardır. Aslanlar kendi tarihlerini yazmadıkça avcıların palavralarını dinlemek zorunda kalacağız.

 Bu anlamıyla Hasan Hayri’nin kitabı, Diyarbakır Cezaevi sürecini taraflar ve bunların süreçteki fonksiyonlarını yansıtması bakımından şu ana kadar yazılmış en iyi kitaptır.

5 Nolu ile ilgili konuşulacaksa, bir takım gerçekler teyit edilecekse, zulum-işkence ve direniş anlatılacaksa, bunu bu kitaba başvurmadan yapamayız.

Kronolojide ya da bir takım hadiselerin anlatımında ufak-tefek hatalar olamaz mı?

       Tabii ki olabilir!

       „Hafıza nisyan ile maluldür!“

       Az önce belirttiğimiz gibi, devrimcilerin sözlü tarih çalışmaları kurumsal imkân ve olanaklara sahip olmadığı için bazı hatalar barındırabilir.

       Bunu iletişimdeki eksikliklere ya da bireyci-grupçu yaklaşımlara yorabiliriz.

       Bu yorum, bir döneme ışık tutan eserin genel hatları, zulum karşısında örgütsel pozisyonlar ve direniş mecrasında saflaşmalarla ilgilidir. Diyarbakır zindan direnişinde TKP/ML’yi görmezden gelen veya süreçteki etkinliğini yok sayan bir yığın çalışmaya verilmiş güzel bir cevap olması bakımından da mutlaka kütüphanemizde bulunması gereken bir kitaptır.

       Ancak biçim olarak kitap oldukça sübjektif, yanlış ve hatalı yönlendirmelerle de doludur. Yazar bu çalışma öncesi yoldaşlarıyla daha sıkı bir iletişim içinde olsaydı belki birçok yanlışı önleyebilirdi. Ayrıca birçok konuda da bilinçli olarak bir yönlendirme, çarpıtma ve itibar zedeleme girişimi olduğunu üzüntüyle görüyoruz.

       Bu kitap özelinde yapacağımız eleştiri aynı zamanda çevremiz tarafından kaleme alınmış bütün anı-romanlar için geçerlidir.

       Biz, işleyişindeki demokrasi bakımından Türkiye Devrimci Hareketi içinde parmakla gösterilen bir yapıyız. Kendi içinde, diğer yapılarda olduğu gibi neredeyse „kült“ liderler yaratmamış, körü körüne bunların peşinden koşmamış aksine determinizmden uzak, çözümlerini mümkün olduğunca kolektif çalışmalarla ortaya koymaya çalışan bir yapıyız.

       İbrahim’in bütün takipçileri hala aynı doğrultuda çalışmalarına devam etmektedirler. Bu yüzden demokratik çalışma yöntemi, edebi çalışmalarımızda da belirleyici olmak zorundadır.

       Son zamanlarda çevremizin ürettiği Anı-Roman çalışmalarında, bu ilkemizin çiğnendiğini, görmezden gelindiğini üzüntüyle görmekteyiz.

       Birçok yazar arkadaşımız geçmişte yaşanılanları kaleme alırken spesifik duygular ve egosunun etkisiyle hala yaşamakta olan birçok yoldaşımız için olur-olmaz belirlemeler ve karakter tahlilleri yapıyor; bazen bilinçli bazen bilinçsizce kırıcı ve karalayıcı betimlemeler yazıyorlar.

       Hâlbuki ufak bir çaba veya bir telefonla bu yanlışlar düzeltilebilecekken çoğu zaman bilinçli olarak yazılı hale getiriliyor.

       Yaşayan veya yaşamayan birçok yoldaşımız hakkında yaptıkları sübjektif değerlendirmeleri yazılı hale getirerek silinmesi zor hatalara sebep oluyorlar.

       Bizimle gönül bağı kalmış ya da kalmamış biri hakkında değerlendirme yapılırken „kişilik hakları”na itina gösterilip kelimelerin özenle seçilmesi gerekiyor.

       Yazılı hale gelen bu belirlemeler tashihi mümkün olmadığı ya da herkesin kitaba cevap verme konumu bulunmadığı için bir anlamda kalıcı hale geliyor. Ve bir yığın incinmiş yoldaş, bir yığın zedelenmiş arkadaşlık, bir yığın kırılmış kalp…

       “5 Nolu Cehenneminde Ölümden de Öte” adlı kitapta İlkesel düzeyde kendinin dışında devrimci yaklaşımı da yaralayan iki önemli hata görüyoruz. Birincisi; genel olarak devrimciler, ikincisi grup olarak bizler gerçekler çarpıtılarak korunmuştur.

       Burjuvazi dezenformasyon ustasıdır. Bunu neredeyse bilim haline getirmiştir. Kamuoyunu belli yerlere kanalize etmede, medyanın da gücünü kullanarak aleyhine olan her şeyi yalan-yanlış haberlerle öylesine dezenforme ediyor ki en haksız olduğu konularda bile kendini „mağdur” ve “haklı“ konumuna sokabiliyor.(Örnekse, bugün en az ilişkilendirilmesi gereken Fetullah Cemaati ve PKK’nin neredeyse ittifakçı gibi gösterilmesidir.)     

       Uzun vadede zahmetli ancak doğru sonuçlar yerine, kısa yoldan geçici yararlar sağlayacak yol ve yöntemleri tercih etmek.

       Mazlum Doğan, Hayri Durmuş ve Kemal Pir’lerin kendi sesleriyle cezaevi hoparlörlerinden yayınlanan “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”, “Andımız” vb. gibi şeylerin okunmasını onların iradesi dışında saymak, bir komploymuş gibi göstermek bir yanlış bir yönlendirmedir.

       1981 Mart ayı sonları gibi, kurallara uymayacağı İstiklal Marşı vb. okumayacağı konusunda direnen son beş-on kişi de teslim olmaya karar veriyor ve kısa bir süre sonra PKK önder kadrolarına bu ses kaydı yaptırılıyor.

       Devrimciler ses kaydını verirken bu kaydın ne için kullanılacağını bilmiyorlar mı? Bal gibi de biliyorlar.Gayet açık ve net.

       Ancak yazar, devrimcileri koruma adına ısrarla bunun bir komplo olduğunu öne sürüyor.

      Devrimcileri koruyacak olan biricik veri haklılıklarıdır. O çetin mücadele içinde kısmen salpa da yapmış olsalar, onları ancak hakikatlerle koruyabiliriz. Gerçekler olmadan materyalizm olmaz ve materyalizme sırtını dayamayan hiçbir yöntemle sağlıklı tahliller yapmak mümkün değildir! Mazlum ve Hayriler o ses kayıtlarını verirken bunların cezaevi hoparlörlerinden okunacağını biliyorlardı.

       Kitabın içeriğine etki eden diğer çarpıtma ise TKP/ML’lilerin teslimiyetinin gizlenmesidir.

       Diyarbakır Cezaevi ile ilgili yazılmış başka kitaplarda bu vurgulanırken yazar bunu inkâr ediyor ve TKP/ML’lilerin 1981 Şubatında teslim olmadığını, hücrelerden koğuşlara geçerek orada da direnişlerine devam ettiklerini öne sürüyor ve bu sefer de kendi yoldaşlarını koruma altına almaya çalışıyor.

       Hâlbuki cezaevinde kaldığı sürece Müslüm Elma’nın her adımda bunun özeleştirisini yaptığını ve nasıl hayıflandığını anımsaması gerekiyor.

       „Bütün cezaevi dökülmüştü. Direnen 50-60 PKK’li, biz, birkaç da Kawa ve Ala Rızgari’li kalmıştı. Arkadaşlar ‚bu vakitten sonra geri çeviremeyiz, daha fazla yıpranmayalım‘ diye teslim olmayı önerdiler. Bir kaç gün tartıştıktan sonra teslim olmaya karar verdik.“

       „Aptal kafam! Çoğunluk öyle düşünüyor diye nasıl  böyle bir kararın altına imza atarsın? Teslimiyet kararını parti organında nasıl alırsın! Bırak teslim olan olsun, direnen dirensin..“

       Hasan Hayri bunları hiç duymadı mı? Her fırsatta benzeri şeyler dile getiren yoldaşının hicabından hiç haberi olmadı mı? Ya da o zamanki cezaevi parti komitesinde olanlarla hiç müzakerede bulunmadı mı? (Yanılmıyorsak Müslüm Elma, Kamber Akbalık, İbrahim Ekinci ve Ayhan Uzala’dır.)

       Yoldaşların defaatle bunun özeleştirisini yapmışken bu neyin savunmasıdır! Zaten 25 gün sonra bütün herkes teslim oluyor. Esat’ın deyimiyle „Cezaevinde kurallara uymayan bir sinek dahi yok!“ Kim neye karşı savunuluyor! Kim, başkalarından bir kaç gün fazla direnmiş diye bundan kendine parsa çıkarabilir ki?

Yoldaşlarımız günah ve sevaplarıyla yoldaşlarımızdır. Önderlerimiz de öyle.. Ders çıkarma diye bir şeyden bahsediyorsak ortada yanlış bir şeyler  vardır ki bundan ders çıkarıyoruz. Yanlış yoksa nereden ders çıkaracağız?

 Kişilik hakları insanlık âleminin vazgeçilmez bir nezaket kuralıdır.

 5 Nolu Cehenneminde Ölümden de öte’yi öncelikle bu yaklaşımıyla eleştiriyoruz.

       Ali Sarıbal adlı yoldaşımız 5 Nolu’nun ilk şehitlerinden biridir. Bulunduğu koğuşta ispiyoncuların kumpasıyla maltaya alınmış ve feci şekilde dövülmüştür. Ali Sarıbal bu tavrıyla kendinden sonrakilerle „en azından“ nasıl durulması gerektiği konusunda örnek olmuştur. Bize düşen „değerleri“ ön plana çıkarmaktır.

       Ali Sarıbal geçmişte içine düştüğü eksikliği canını ortaya koyarak silmiştir. Bize düşen görev onun vardığı son noktayı yani yarattığı değeri gözler önüne sermektir. Ali Sarıbal’ın geçmişteki sorgu tavrına, “kötü“ bir şekilde çözüldüğüne vurgu yapmak doğru bir yaklaşım değildir.

       Geçmişimizde doğru yaklaşım M. Zeki Şerit ile ilgili olarak pratiğe geçirilmiştir. Zeki yoldaşımızın son noktadaki kahramanlığı bize örnek olarak gösterilmiştir. Onun geçmişinde içine düştüğü bir zaaf, hiçbir zaman yazılı hale getirilmemiştir. Daha bilince çıkarmamız için şifahen anlatılmıştır. Esas olan „değer“dir.

       Ali Sarıbal için de böyle olmalıydı.

       Onun geçmişte içine düştüğü zaafı gayet olumsuz bir biçimde vurgulamak bizlerin başvuracağı bir yöntem olmamalıydı. Ali Sarıbal’ın bu şekilde anılması hafızanın bu şekilde tazelenmesi ona haksızlıktır.

       Kaldı ki Ali Sarıbal’ın „kötü“ bir şekilde çözüldüğüne vurgu yapmak Hasan Hayri Aslan’ın veya Serdar Can’ın „iyi“ bir şekilde çözüldüğü sonucunu olumlamaz!

 Ölülerimize saygılı olmak zorundayız. Bu aynı zamanda mücadeleye ve direnişe saygıdır.

  Mustafa Kaya, 10 yıllık esaretinden sonra bir hafta bile evinde oturmamış ve profesyonel devrimci mücadeleye katılmış bir yoldaşımızdır. İleri derecede astım olmasına rağmen tedavi için hiçbir bahaneye sığınıp kaçmamış, gene yakalanmış ve Bursa Cezaevinin hücrelerinde işkenceyle katledilmiştir.

       Unutmayın!

       Bu mücadele içinde ( parti içindeki konumu ne olursa olsun) şehit olan, bu yolda can veren her yoldaş bizim onurumuzdur. Geçmişte yapılan hataları onlarca yıl sonra isim vererek, adeta karalayarak onların kemiklerini sızlatmak hiç kimsenin hakkı değildir.

       Kitabın başlarında bu yoldaşımızın marş ezberlemeye „hevesli“ olduğu noktasında uygunsuz bir belirleme yapılıyor ve adı sanı açık seçik yazılıyor.

      Aslolan okuyucuya ana temayı kavratmaktır. Bu isim verilmeden yapılamaz mıydı? Mesela „Mustafa Kaya“ demek yerine “ bir sempatizan“ denseydi meselenin ne olduğu kavranmayacak mıydı? Ya da cezaevi tarihi eksik mi yazılacaktı!

       Kitabın bir başka yerinde başka bir yoldaşımızla  ilgili olarak şunlar söyleniyor.“M. Özgül’ün günlerdir sigara üstüne sigara yakması, düşünceli hali ve durgunluğu da beni yeterince endişelendirmeye yetmişti, kararsızlığa düştüğünü seziyordum.“ „…ama içimde ‚bu arkadaş (ölüm orucunu bn) sonuna kadar götürmeyebilir‘ kaygısı oluşuyor.“

       Kendi de belirttiği üzere bu yazarın sezgileri… Olabilir veya olmayabilir, akıl okuyuculuğu yapıyor. Ama sonraki süreç en azından öyle olmadığını göstermiştir. Ölüm orucunun ilk kadrosundan alınan bu arkadaş sonradan kendi inisiyatifiyle gene ölüm orucuna girmiş ve sonuna kadar da götürmüştür.

       Burada isim belirtmenin zorunluluğu nedir?

       İsim yazmak yerine ‚bir yoldaş‘ denilerek de bu anlatılamaz mıydı? Veya isim belirtilmediği zaman kitap “eksik”mi kalırdı? Bu insanın kişilik hakları yok mudur? Her önüne gelen sevmediği kimse için böyle tahliller yaparak yazılı hale getirirse sonuç ne olur?

       Böyle kırıcı, onur zedeleyici belirlemeler yapmadan da kanımızca fikir belirtilebilir. Ama ille de zedeleyici bir belirleme yapılacaksa bunu da isim vermeden yapabiliriz.

       İnsanın insana saygısı, insanlık âleminin en yüce değerlerinden biridir.

       Bu insan bizim yoldaşımızdı, yoldaşa saygı devrimci olmanın gereğidir. Anılara saygı duymak lazım, anılara saygı sadece insanın ayırt edici özelliğidir.      

       Gene kitabın bir başka sayfasında Diyarbakır TKP/ML Davasının tek itirafçısından bahsedilir, „bizim davanın itirafçısı H.Y. dayatılan itirafı geri almadığı gibi..“ diye.

       Şimdi buraya kadar kitapta adı geçen tüm yoldaşlarımızın ve diğer dost gruplardan arkadaşlarımızın adı soyadı belirtilmiş. Ama itirafçıya gelince H.Y. diye rumuz olarak geçilmiş.

       Acaba neden?

       İtirafçıyı bir şeyden mi koruyoruz?

       „İtibarını“ zedelemekten mi kaçınıyoruz?

       Öyle ya, bir yığın yoldaşı isim soy isim yazarak rencide ediyoruz da itirafçının mı rencide olmasından sakınıyoruz! Yazar kitabın orta yerinde niçin rumuz kullanıyor? Yoldaşlara gelince uygunsuz sübjektif tahlillerle lekeliyoruz, olur olmaz ruh hali tahlilleri yapıyoruz da iş itirafçıya gelince incinmesin diye rumuz mu kullanıyoruz!!!

       Ali Sarıbal’ın „kötü“ bir şekilde çözüldüğünü söyledik, Mustafa Kaya’nın marş okumaya „hevesli“ olduğunu belirttik,Mehmet Özgül‘ ün niyetini okuyarak onun ölüm orucunu bırakabileceğini sezdik ama itirafçıya gelince H.Y!!!

       İtirafçı H.Y….! Kim acaba?

       Çok garip!

       Sanki bilinçli olarak rumuz kullanılmış gibi duruyor.

       Dönemle ilgili az çok bilgisi olan, Diyarbakır zindanında yatanlarla az çok tanış olan biri, bu rumuzu bir başkasıyla karıştırabilir!

       Kiminle karıştırabilir?

       Hüseyin Yıldırım’la karıştırabilir.

       Karıştıramaz mı? Bal gibi karıştırabilir.

       Hala bana gelip eski emniyet amiri Hanefi Avcı’nın kitabında adı rumuz olarak „S.C“ diye geçen kişinin ben olup olmadığımı soran arkadaşlar var.

       Demek ki rumuzlar karıştırılabiliyor.

       Neden bu konunun üzerinde duruyoruz? Şöyle ki, Ocak ‘84 direnişinde üstü başı perişan, haşat olmuş vaziyette iki yoldaşının mazgalın önüne getirildiğini ve „halimizi görüyorsunuz, siz bilirsiniz!“ dediklerini ve bunların Serdar Can ve Hüseyin Yıldırım olduğunu söylüyor.

       El vicdan! El insaf!

       Yahu orada yalnız ben, tek başına Serdar Can vardı. Hüseyin Yıldırım nereden dâhil oldu bu olaya?..

       Düşman beni size, yani yoldaşlarıma „teslim ol“ çağrısı yapmam için kapınıza getirdi. Ben „yapmayacağım!“ dedim, onlar „yapacaksın“ dediler ve kapı mazgalını açtırdılar. Mehmet Özgül geldi, tanıyamadı. „Ben Serdar“ dedim, dönüp gelenin ben olduğumu sizlere seslendi. Müslüm ve arkasından da senin siluetini gördüm. Ağzımdan „halimi görüyorsunuz, siz bilirsiniz“ kelimeleri döküldü. Müslüm, çelik dolaba bir yumruk patlatarak „haline ne olmuş aslan gibisin yoldaş!“ diyerek moral verdi. Ve beni apar topar götürdüler.

       Bu benim için kötü bir pozisyon, ama bu pozisyona olayla hiçbir alakası olmayan Hüseyin Yıldırım niçin ortak ediliyor.?

       Önce davanın “ tek itirafçısı H.Y“ sonra kapı mazgalına yoldaşlarına „teslim ol“ çağrısı yapsın diye getirilen Serdar Can ve Hüseyin Yıldırım!

       Hüseyin Yıldırım, Diyarbakır 5 Nolu sürecini neredeyse başından sonuna kadar yaşamış ve bütün düzeylerde direnişlerin içinde yer almış, devrimci olma onurunu sonuna kadar korumuş dosdoğru bir yoldaşımızdır.

       Koca kitap boyunca iki satır bahsedilmeyen Hüseyin Yıldırım, önce hiç olmadığı kötü bir pozisyona sokuluyor, sonra da „davanın tek itirafçısı H.Y“ ile sanki bilinçli olarak karıştırılmak isteniyor.

       Sanki diyoruz, bir yanılma payı bırakıyoruz. Hasan Hayri Aslan iki-üç kez uzun ölüm orucu süreci yaşamış ve sağlık sorunları olan bir yoldaşımız, hafıza ilgili problemleri buna bağlayalım.

       Parti içi demokrasi konusunda örnek bir yapı olduğumuzu belirtmiştik. Kolektif çalışma yöntemleri konusunda örnek olmasak da bir çok emsalimizden daha iyi bir konumdaydık. Peki, böylesine önemli bir süreç kaleme alınırken neden bu ilkeler çiğneniyor?

       Dünyanın en vahşi beş cezaevinden biri olan Diyarbakır 5 Nolu yazılacaksa bu süreci başından sonuna kadar yaşamış diğer yoldaşlarla müzakere edilerek  yazılmalıydı. Yazar anlatımlarında sanki müzakere halindeymiş gibi aktarıyor ama işin gerçeği böyle değil.

       Süreci başından sonuna kadar yaşamış Müslüm Elma tutsak, müzakere mümkün değil..

       Sürecin önemli bir kısmını yaşamış Ahmet Kesikkulak tutsak, müzakere mümkün değil.

       Cafer Cangöz, Aydın Hanbayat, Mustafa Kaya, Cahide Karakaş, Ramazan Kılavuz, Haydar Söylemez, Mehmet Karabulut, Remzi Şanlıoğlu, M. Ali Elalmış, Ramazan Ceviz aramızda değiller dolayısıyla müzakere mümkün değil.

       Süreci başından sonuna kadar yaşayan Garabet Demirci, Hüseyin Yıldırım, Serdar Can, Remzi Ercanlar, Mahmut Karaçalılı, Mehmet Özgül’ün  ancak kitap çıktıktan sonra haberi oluyor.

       Gene sürecin başından ortasına ya da ortasından sonuna kadar önemli bir kesitini yaşamış Yoldaşlarımızdan Ayhan Uzala, Kamber Akbalık, İsmail Çardak, Burhan Kartal, Selahattin Turanlı, Ali Kırdar, Ali İhsan Özgezer, Sabahattin Buclulgan, Hüseyin Açıkgöz, Hüseyin Doğan, Yasin Damar, Fahri Yakar, Ali Demir, Kazım Akkuş ve eşi, Ömer Parçacı, Yusuf Parçacı, Yaşar Konukuş, Abdullah Delibalta’nın kitabın yazımından haberi yok ya da doğru dürüst hiçbir iletişimde bulunulmamış.

       Sadece Ayhan Toprak, Hüsniye Killi, M. Emin Tüysüz, Bekir Teker ve Şahabettin Kızıl‘ a cezaevi sürecinde yaşanılanları yazmalarını istemiş ve bu yoldaşların yazdıklarının yirmide birini bile kitaba aktarmamış. Hâlbuki bu kadar ciddi bir çalışmada yöntem bu olmamalıydı? „Cezaevi sürecini yazıp bana yollayın“ biçiminde olmamalıydı? Sadece bir yoldaşa, eleştirilerinin hiçbirini kaale almadığı İbrahim Ekinci’ye kitabın basılmadan önceki textini yollamış.

       Halbuki sürecin can alıcı dönemlerini onunla birlikte yaşamış yukarda adını saydığımız onlarca yoldaş ona bir telefon kadar uzak..

       Kolektif yaşamı hala savunan bizlerin kolektif çalışmayı içselleştirememiş olması çok acı!       

       Fütursuzca ağzına geleni yazma konusunda son bir örnek daha verip kitabı başka yönde değerlendireceğiz.

       1981 sonbaharında onların operasyonu sürerken Ali Sarıbal ve Serdar Can yüzleştirme için polis sorgusuna alınmış. Polis, Ali Sarıbal’dan cezaevinde okudukları marşları söylemesini istemiş, Ali okumayı reddetmiş ama Serdar Can okumuş!

       Bunu yazarken de „anımsadığım kadarıyla“ diyor, yani kendi de emin değil. Ama bizi neredeyse gönüllü bir işbirlikçi gibi sunma konusunda çok emin. Sorguda beraber olduğum neredeyse bütün arkadaşlara sordum, hiç kimse hatırlamıyor marş okuduğumu… Sadece „cezaevi buradan daha kötü“ dedin,“orada askeri marşlar istiklal marşı vs. okutuluyor “ vs. dedin diyorlar.

       Olmayan bir şey konusunda diğer yoldaşlara olduğu gibi bana da kara atılıyor.

       Niçin bana iftira ediyorsun H. H.Aslan! Ben böyle bir şey yapmadım. Kimden aldın bu bilgiyi? Benim böyle bir şeyden haberim yok, sorguda beraber kaldığımız hiçbir arkadaşımız hatırlamıyor. Yazar sorumluluğu bu mudur? Geçtik cezaevi ile ilgili müzakereyi onurumuzu zedeleyecek gerçek dışı şeyler yazma hakkını nereden alıyorsun?

       Bizimkilerin dışında, sembolleşmiş cezaevi direnişçilerinden sayfalar dolusu bahsedilirken kendi direnişçi yoldaşlarından bir kaç satır söz etmek, hatta kimisi için sadece bir satırla yetinmek acaba neyin gocunmasıdır!

       Bir kaç gün aynı hücreyi paylaştığı Kemal Pir’e (o dönemde Kemal Pir’le 54 gün aynı hücrede kaldığını ne bizim yoldaşlara ne de PKK’lilere teyit ettiremedik) kitabın neredeyse üçte birini ayıran yazarın kendi yoldaşlarına gelince sus-pus olması neye yorulabilir?

       İşkencecilere bile saygı duydurtan, cezaevinde yediden yetmişe saygı uyandıran yoldaşlarımızın bu özelliği neden es geçiliyor?

       Diyarbakır-Urfa-Elazığ ve Ankara işkencehanelerinde deyim yerindeyse destanlar yazan Cafer’in, Müslüm’ün, Garabet’in ve onların takipçileri Ayhanların (Uzala ve Toprak) M. Ali Elalmış’ın, İhsan Parçacı’nın direnişleri anlatımda neden silik kalıyor?

       Garabet Demirci polis sorgusunda deyim yerindeyse harikalar yaratmıştır. Bütün Urfa Tugayı yoldaşımıza yüklenmiş ama ağzından bir kelime alamamıştır. Ama Garabet kitapta sadece onun şiirini okuduğu oranda yer almıştır.

        Mazlum Doğan’ın kendini imha eylemi sayfalar dolusu anlatılıyor. (Ki ilk defa  biz yanılmıyorsak 1985 Yeni Demokrasi Dergisi’nde bu eylemin hakkını veren bir yazı yayımlattık. Bunun bir intihar değil varoluş eylemi olduğu mealinde bir yazıydı.) Ama kendi yoldaşının benzeri bir eyleminden sadece bir satır söz ediyor.

       Remzi Ercanlar da ihanete zorlanan bir sempatizanımız. Akıl almaz işkencelere uğruyor, akla hayale gelmedik hakaretlere uğruyor. Ve bir gün tüm bunlara tek başına koyamayacağına karar verdiğinde elinde jilet çıkıyor ranzanın üstüne „hey millet!“ diyor, „ihanet etmektense ölürüm“ diye “cart” diye şahdamarını kesiyor.

       Bakınız! Diyarbakır 5 Noluyu anlatmak, onu yaşamadan anlamak çok zor bir şeydir. O dönemde işkence uygulanırken inlememek, elini kolunu çekmemek bir direniştir. Sana işkence yapanın gözlerinin içine içine bakmak, gözlerini kaçırmamak bir direniştir. Düşman istiyor diye arkadaşlarının yüzüne tükürmemek bir direniştir. İnadına inadına bütün zorluklara rağmen komünal yaşamı devam ettirmek bir direniştir. Gücünün tükendiği anda kendini imha etmek en büyük bireysel direniştir.

       Diyarbakır 5 Nolu tarihinde Remzi Ercanların eylemi bir satırla geçiştirilecek bir eylem değildir.

       Remzi Ercanların yeri yazarın çiçekleri kadar değildir kitapta… Doğu Perinçek’in onda biri kadar anlatılmaya değer bulunmuyor.

        Hâlbuki Remzi Ercanların eylemi nitelik olarak Mazlum Doğan’ın eylemiyle aynıdır.

        Acaba yazar, başkalarının direniş ve eylemlerini allayıp pullayıp anlatırken kendi yoldaşlarının örnek tavırlarını ön plana çıkarmayı bir zul mü sayıyor kendine? Ya da onları öne çıkarınca bir şeylerin gölgede kalacağını mı düşünüyor?

       Bizim kuşak, önderliğin insan üzerindeki etkisini önce İbrahim’le gördü… Bunu Kazımlar, Süleymanlar ve Caferlerle bilince çıkardı.

       Önderlik yalnızca doğru sezgiler, doğru politikalarla çevresini dönüşüm için harekete geçirmek ve örgütlemek değildir; bununla beraber saygın olmaktır, mütevazılık, vakar ve ağırbaşlılıktır ve sevilmektir. İlkeli ve ahlaklı bir duruş sergilemektir.

       İbrahim Kaypakkaya’da bir satır, bir kelime, bir hece bireyselci bakışa, kişisel belirlenime rastlayabilir misiniz? Kürecik Raporu kendi çalışma alanıdır. Bir virgülünde bırakın megalomaniyi egoizme rastlayabilir misiniz?

       Mümkün değildir…

       Çünkü önderin kendini anlatmaya ihtiyacı yoktur, böyle bir şeye tevessül etmez.

       Şimdi kitaptan bir kaç alıntı yapalım ve bunların yukardaki kıstaslarla ne kadar uyuşup uyuşmadığına bakalım.

       „Bir defa birinci derecede eyleme karar veren bir insanım, başkalarına endeksli eyleme başlayacak biri değilim. Eylemi başlatma iradesi bendedir.“

       „Benim 5 Nolu’dan gitmem, yarattığımız siyasi inisiyatifin zayıflamasına yol açabilirdi.“

       „…amacım arkadaşların Marksist Ekonomi Politik konusundaki yetersizliğini gidermekti.“

       „…yazdığım şiiri şimdi onlar koğuş camlarından birbirlerine isyan mesajı gibi okuyorlar.“

       “ Bundan sonra işi size bırakıyorum. Şu ana kadar koşullar gereği mücadeleyi önemli ölçüde bireysel inisiyatif kullanarak getirdim…“

       Mizah gibi değil mi?

       Yukardaki haleti ruhiyeyi teker teker yorumlamaya gerek var mı?

       Bu nedir? Kim kendini böyle anlatabilir? Oturaklı bir duruş, sağlam bir kişilik kendine böyle methiyeler dizebilir mi?

       Onlarca yoldaşımızın yayımlanmış eseri var. Kendileri için yazdıkları tanıtma yazısında hangi aklı başında yoldaşımız eski rütbelerini belirtti. Eski rütbelerinden medet ummanın altında yatan nedir? Neredeyse yarım sayfa apolet veya rütbe sıralayacak yoldaşımız var kitabı yayımlanmış.

       Saygınlık ve itibar devrimcinin duruşundan gelir. Bundan şüphesi olan anlayış ancak eskiden medet umar. Devrimciler apoletle değil, bünye olarak donanımlıdırlar.

       „Dersimde lise son sınıftayken 12 Mart darbesini protesto etmek amacıyla yapılan bir boykota öncülük etmekten dolayı tutuklandı.“

       „Dersim dâhilinde eğitimini sürdürmesi yasaklandığı için liseyi İstanbul’da bitirmek zorunda kaldı.“

       Yalnız Diyarbakır’da değil, Dersim’de de öncüymüş! Hem de lise son sınıftayken… Sonra okumasını yasaklamışlar. Dersim bizim için önemli, sen git İstanbul’u karıştır demişler galiba…

       Gerçekten mizah gibi…

       Avrupa’daki kişisel sohbetlerinde, Diyarbakır’a geldiğinde bizlerin darmadağın olduğunu, bizleri PKK’lı olmaktan kurtardığını, derleyip toparladığını önderlik yaptığını anlatan arkadaş, anlaşılan bir iki noktada iyi önderlik edememiş!

       İyi önderlik yapamadığı konulardan biri, firar konusundaki tavrı…

       Mehmet Şener’in not yakalatmasından sonra kaygılanmış ve tek başına tünel firarından vazgeçmiş. Ama nedense hiçbir yoldaşı ona iştirak etmemiş! Herkes firar faaliyetine son ana kadar devam etmiş.

       İlginç değil mi?

       Neredeyse Diyarbakır’da yaprağın kımıldamasını bile kendi iradesine bağlayan yazar, bu hayati konuda hiç kimseyi etkileyememiş! Çok garip!

       İyi örneklik yapamadığı bir diğer konu ise şudur.

       Özellikle rencide etmekten çekinmediği yoldaşlarının hemen hepsi, cezaevinden çıkan yoldaşlarının büyük bir çoğunluğu bıraktığı yerden tekrar mücadeleye atılmışlardır. Hem de kavganın en hıncahınç coğrafyasına koşarak gitmişlerdir. Birçoğu yeniden yakalanmış, yaralanmış ve şehit olmuşlardır. Ama yılmadan devam etmişlerdir.      

       Acaba bu yoldaşlara kim önderlik etti, kim yetiştirdi ki böylesine gözü kara kavgacılar oldular!

       Düşmanın bile bazı yoldaşlarımızı onunla birlikte tecritte almasına „kendilerince kadro saydıkları altı kişi“ diyerek hayıflanıyor. İki ayrı yerde bunu özellikle belirtiyor. Ama „hadi dördüncü kata gidelim de önderleriniz de görsün“ diyerek kendini düşmanın ağzından taltif ediyor.

       500 sayfalık kitabında polis tavrından hiç bahsetmeyen yazar, „Sen hiçbir şey söylememişsin ki…“ diyerek düşman ağzından kendini bir kez daha taltif ediyor.

       „Bir defa birinci derecede eyleme karar veren bir insanım, başkalarına endeksli eyleme başlayacak biri değilim. Eylemi başlatma iradesi bendedir.“ diyecek kadar iddialı olan yazar acaba neden düşmanın taltifine başvuruyor!

       Ocak 84 ölüm orucu sürerken düşman heyetinin hastaneye gelip sadece Müslüm Elma ve Mustafa Karasu ile görüşmesinden de hayıflanıyor ve heyete sesleniyor, „Bir dakika, burada bizler de varız, neden bizimle konuşmadan gidiyorsunuz!“

       Hani „irade“ sendin!

       Hani başkalarına „endeksli“ değildin!

       Hani neredeyse Diyarbakır senle başlıyor senle bitiyordu?

       Cezaevlerindeki parti yönetim organı, diğer bazı yapılarda olduğu gibi uzaktan kumandayla değil, o süreci yaşayan yoldaşlarca belirlenirdi. Bu TKP/ML’nin yereldeki özerk-demokratik yapılanmasıydı. Eğer „hain ya da bırakmış“ değilse dışardaki konumu itibariyle bütün PÜ. ve AÜ’ler bu organın içinde yer alırlardı. Ve bu organ yerelde kendi sorumlusunu ya da sekreterini kendi seçerdi.

       Merak ediyoruz! On yıl boyunca kaldığı bu cezaevinde acaba yoldaşları onu kaç defa sorumluluğa seçtiler? Ya da hiç sorumlu olabildi mi? „…ben hurra deyince hurra, durra deyince durra“ diye iradesine bağladığı yoldaşları acaba 10 yıl boyunca bir gün bile parti cezaevi organı sorumluluğuna layık gördüler mi?

       Ama yazar kendini anlatırken sanki bu gerçeklerle alakası olmayan birini anlatıyor.

       „… Ben hurra deyince hurra, durra deyince durra“ derken kendini tartışılmaz ‚önder‘ gibi sunan yazar, kaldığı on yıl boyunca bir gün bile sorumluluk yapmamış!!!

       Yazar, bir başka yerde çalışmasıyla uluslararası ödüllere layık görülen belgeselci Çayan Demirel’e de kargışlarda bulunuyor. Beş-altı saatlik konuşma yapmasına rağmen neden bir kaç dakikayla sınırlandırmış konuşmasını…

       Aslında şunu demek istiyor,“benim kendimi anlatmama niye müsaade etmemişsin!“

       Ne yapsın Çayan Demirel?

       Herkesi kavlince yansıtmış.

   Kendini nereye koyduğunun ne önemi var Çayan için!.. Önemli olan başkaları seni nereye koyuyor. Dışardan nasıl görünüyorsun? İşte asıl mesele bu!

       Biz yoldaşlarımızın kahramanlığını onlara gıpta eden diğer yapıların ağzından duyduk, kendi ağızlarından değil. Önderlerimizin kendilerini anlatmaya ihtiyacı yoktu, dost düşman zaten bangır bangır bağırıyordu. Karınca kaderince direnişlerde bulunurken „Oğlum kendini Müslüm mü sanıyorsun! O Keban Barajı gibi adam ona elektrik işlemez. Sen kendini ne b.k sanıyorsun!” Ya da aksilik yapıp birinin üstümüze verdiği ifadeyi reddettiğimizde „Caferleşme lan!“ diye işkencecinin acizliğini gene kendi ağzından duyardık. Bunları kendileri gelip anlatmadılar, bunları o Diyarbakır cehenneminden geçen binlerce kişi anlatıyordu.

       Kitapta salt kendine methiye dizme, başkalarının gözünde kendini bir yerlere taşıma adına iki tane düzmece, tamamen hayal ürünü olay var.

       Birincisi;

       Teslimiyet dönemimizde, yani gardiyanların „elini uzat“ dediğinde elimizi uzattığımız, „marş söyle“ dediğinde marş söylediğimiz zamanlardan birinde Esat Oktay, Hayri’yi çağırtmış,“ otur“ demiş, Hayri „Hayır, oturmayacağım.“ demiş ve hatta „çay da içmeyeceğim“ demiş!

       İkincisi;

       Bir iki saat önce „dayak vaziyeti al!“ komutuyla hücrede nasıl dayak yediğini inlediğini anlatırken morali bozuk rütbeli birinin „sizin çocuklar Elâzığ’dan gelirken bizim arabayı taşladılar“ diye hayıflanması üzerine, ona „haa öyle mi? İyi o zaman bundan sonra her gece gelin öyleyse! Bize de moral oluyor!“ demiş.    

       Kulaklara kadar yayılmış koca bir gülümsemeden (aynı Cafer’in gülümsemesi gibi) başka hiçbir tepki veremiyoruz.

       Biz de aynı dönemi yaşadık ve yukarda verilen iki örneğin mümkün olmadığını biliyoruz.

       Ancak yazar,“yediden yetmişe“ herkesin teslim olduğu bir dönemde sanki tek başına direniyormuş, tek başına karşı koyuyormuş gibi bir hava yaratıyor.

       Bunlar ucuz şeyler.

       Farkındaysanız şu ana kadar yaptığımız bütün eleştiriler, sübjektivizmin eleştirisidir. Yazarın seçtiği üslup ve olaylara yaklaşımda seçtiği bireyciliktir. Kolektif bir yaklaşım yerine kendini merkeze koyan, bol bol metheden, pohpohlayan bir yaklaşımı eleştirdik.

       Dil ve biçim olarak edebi bir sınıfa sokulması zor bir kitap, keşke kolektif bir çalışma sonucunda yazılsaydı. Sanki 23 yıl üstüne düşünülmüş fakat yazım süreci altı ayda aceleyle bitirilmiş gibi geliyor. Hâlbuki yazım aşaması en az beş-altı yıl sürmesi gereken bu çalışma, çok kısa bir sürede kotarılmış gibi gözüküyor.

                                                                                                           Serdar CAN

       Not: Yazarın “Serdar Can’a ait” diye belirttiği şiirin sadece bir iki satırı Serdar Can’a aittir. Şiir, Mervan Nasım mahlasını kullanan Nazım Deniz’e aittir.) (3)

 

(1)   http://www.dr.com.tr/Kitap/Diyarbakir-5-Nolu-Cehenneminde-Olumden-De-Ote/Hasan-Hayri-Aslan/Arastirma-Tarih/Politika-Arastirma/Turkiye-Politika-/urunno=0000000671892

(2)   http://www.partizan-online.net/bir-partizan-diyarbakir-5-nolu-cehenneminde-olumden-de-ote-icin-yazdi/

(3)   https://halkingunlugu.org/…/2819-diyarbakır-5-nolu-cehennemi

 

 

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s