‚Dörtlerin Gecesi’nin yazarı Tanboğa: Bir vasiyeti yerine getirdim

dg.png

WUPPERTAL (11.11.2003) MHA- Kürt Özgürlük Hareketi içinde büyük yankı bulan kitaplardan “Dörtlerin Gecesi”nin yazarı Mehmet Tanboğa MHA’ya konuştu. “Bir vasiyeti yerine getirdim” diyen Tanboğa, kitabın cezaevinde maceralı geçen yazılış ve yayınlanış öyküsünü, yarattığı etkiyi, kahramanlarının son anlarını anlattı. 18.5 yıl zindanda kalan Tanboğa, 17 Mayıs 1982 günü sabah saatlerinde darbenin günlük işkencelerini ve teslim alma politikalarını boşa çıkarmak için bedenini ateşe veren ve kitabın kahramanları olan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık adlı PKK yönetici ve üyesi tutsakların eylem gününde neler yaptıklarını anlattı.

* Kitap nerede, hangi şartlarda, nasıl yazıldı?Dört

1986’da kitabın yazılması gerektiğini belirterek planlamasını yaptık. Ama aynı yıl Diyarbakır’da bir tünel çalışması vardı. Biz “Kaçar dışarıda yazarız” diyorduk. 2 yıl tünel çalışmasıyla geçti. Askerler farkına vararak önlem aldı ve tüneli durdurduk. 5 Mart 1988’de Diyarbakır’da öncü düzeyindeki 40 arkadaşı alıp sürgün ettiler. Aralarında Fevzi Yetkin, Mustafa Karasu, ben ve İzzet Baykal arkadaşların 20 kişiyi Urfa Cezaevi’ne; Yılmaz Uzun, Zülfikar Tak, İrfan Güler, Salih Ağaç gibi 20 arkadaşı da Antep Cezaevi’ne götürdüler. Urfa Cezaevi’nde kitabın artık yazılması gerektiği, vasiyeti çok fazla geciktirmenin doğru olmadığını konuştuk. Urfa Cezaevi’nde idarenin şartlarını kabul etmeyince bizi tek tek hücrelere attılar. Dışarıya bırakma, havalandırmaya da çıkarmıyorlardı. Ben birinci kat 9. hücredeydim. Fevzi ikinci kat 8. hücredeydi. Fevzi’ye seslendim ve “Kantine defter kalem yazacağım. Olayı yazacağım. Sen yukarıdan bana bir torba at. Yazdıklarımı sana atacağım. Sen kontrol et ve bana tekrar geri gönder” dedim. “Tamam” dedi ve anlaştık.

2 harita metod defteri ve 10 tane kalem getirildi. Ama gerçekten yoğunlaştık. Günlük olarak yazıyorum. Akşam Fevzi’ye “at” diyorum. O torbayı atıyor. Torbaya koyuyorum, gönderiyorum kendisine. O kontrol ediyor. Bazı yerleri ekliyor çıkarıyor falan. Bana geri geliyor. Ben Fevzi’nin kontrol ettiklerini başka bir deftere çekiyorum. 40 gün böyle yoğun çalıştık. 40 gün sonra defteri doldurduk. O arada kapıları açtılar. Artık görüşebiliyor ve yan yana gelebiliyoruz. Yazdıklarımızı Karasu arkadaşa verdik. Kendisi bizzat kontrol etti ve okudu. Bazı önerileri oldu. Son şeklini verdi. Bir daktilo ayarlamıştık. Yazdıklarımızı daktiloya çektik.

* Kitabı dışarı çıkarmak sorun oldu mu?

Kitap bitmişti. Şimdi bunu dışarıya partiye göndermemiz gerekiyordu. O aralar Yurt Yayınevi ile ilişki geliştirmiştik. Böyle bir çalışmadan haberdar oldular. Bizzat yayınevinin yönetmeni Ünsal Öztürk gelip bizimle görüştü. Bu çalışmayı kendilerinin kitaplaştırabileceğini söyledi. Bizim de böyle bir çalışma olması gerektiği kararımız vardı. Ünsal ile görüştük. Kendisine çalışmayı teslim ettik.

* Ne zaman çıktı? Okurlarda ve kamuoyunda ilk yankısı ne oldu? Devlet nasıl karşıladı?

1988 sonunda teslim ettiğimiz kitap 1989’da Yurt Yayınları’nda çıktı. Birinci baskısı iki günde tükendi. Sanırım 6 bin tane çıkarılmıştı. İkinci baskısı yapıldı. Aynı anda kitabın toplatılmasına karar verildi, dava açıldı ve yasaklandı. Kitap müthiş bir etki yaptı. Dava nedeniyle biz kitabın savunmasını hazırladık. “Dörtlerin Gecesi –Savunma-“ adıyla. mahkemeye savunma sunduk. “Dörtlerin Gecesi” beraat etti. Hemen üçüncü baskısı yapıldı. Yalnız bu defa da bizim sunduğumuz savunma hakkında dava açıldı. Ve biz savunmayı da kitap olarak yayınlamayı kararlaştırdık. Yurt yayınları bunu da kabul etti. Savunma hakkında da ceza aldık. 1991’de. İki yıl hapis, 50 milyon para cezası verdiler. Para ödenmezse bu 5 yıla çıkacaktı.

* Kitabın bu kadar büyük ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?

Diyarbakır zindan direnişi ile ilgili yazılan ilk kitaptır. O süreçte zindan direnişi çok fazla bilinmiyordu. İkincisi; mücadeleyle bağlantılı. 1990’lar serîhildanlar süreciydi. Kitabın çıkışıyla serîhildanların çıkışı denkleşti. Onun da etkisi oldu. Üçüncüsü; üniversite gençliği ile yurtsever kesimin alıp okuduğu ve Diyarbakır vahşetinin öğrenildiği bir kitap oldu. Dördüncüsü ve en önemlisi de bu kitapla dörtlerin eyleminin büyüklüğünün farkına varıldı. Bu nedenlerle etkisi çok büyük oldu. İkimiz de yazar değildik. Biz bir vasiyeti yerine getirmeye çalıştık. Ortaya koydukları eylemin doğru anlaşılması gerektiğine inanarak bu sorumluluğu yerine getirdik. Ama başka bir sorumluluk aldığımızın bilincinde değildik.

* Nasıl bir sorumluluk?

Şöyle bir sorumluluk: Önderlik (Abdullah Öcalan), “Bu kitabı okuyan yüzlerce hatta binlerce insan etkilenerek saflara geldi. Bunun bir sorumluluğu var. Buna denk hareket edilmesi gerekir” dedi. Zekiye Alkan Diyarbakır’da kendini yakarken Tempo’da çıkan bir yazıya göre Dörtlerin Gecesi kitabını okuduktan sonra böyle bir eylem kararına varıyor. Bu tabi ki büyük bir sorumluluk getirir. Kitaba konu olan arkadaşların etkisidir. Sen buna aracı da olsan bunun büyük bir sorumluluğu var. Her zaman şunu düşünürüm. Nefes alıp verdiğim sürece bunun sorumluluğunu taşıyacağıma ve bu arkadaşların vasiyetlerini mutlaka yerine getireceğime inanıyorum. Kendimi hep o düzeyde sorumlu hissediyorum.

* Siz cezaevindeyken kitabın halkta ve PKK içinde yarattığı etki size nasıl yansıyordu?

Türkiye’de Yurt Yayınları, Avrupa’da Mezopotamya Yayınevi çıkardı. Halk ve parti saflarında büyük bir etki yarattı. Zindandayken Kanada’dan, Avrupa’nın değişik ülkelerinden mektuplar geliyordu. “Direnme Savaşı”, “Kızılkayalar”, “Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum” gibi klasikler var. Dörtlerin Gecesi bu o düzeyde değil ama gerçekliğimizi ve çok önemli bir mücadele tarihimizin sürecini izah ediyor. Bu arkadaşların anılarını dile getirdiği, romanlaştırdığı için saflarda da yoğun bir etki yarattı. Çok okunmuş. Halkta da evlere gidiyorsun evlerin kitaplıklarında var. Biraz duygusal bir yanı da var. Kitabın duygusal yanı bizim gerçekliğimizle bütünleşince etkisi biraz daha ağır olmuş.

* Kitabı bitirdikten sonra ‚Eksik kaldı‘ kaygısı taşıdınız mı?

Bugün düşünürken eksiktir. Tam anlatılmamış. Biz tam ifade edemedik. Nedeni de şu: Bir defa dilde ve edebiyatta bizim yetersizliğimiz var. Biz edebiyatçı ya da yazar değiliz. Vasiyeti yerine getirdik. Diğer taraftan yaşadığımız sürecin korkunçluğu açısından yeterince ifade edemedik. Bugün yazsam çok farklı yazarım. Onu açık söyleyeyim. Tabi o şartlarda o kadar yapılabilirdi ve o verildi.

* O günleri anlatan bir çalışma yapmak istiyor musunuz?

Kendi gerçekliğimizle, hareketimizle başlayan zindan tarihi üzerinde çalışmam var. Daha çok Zindan Tarihi. Roman değil bir anlatı olacak. Yaşadıklarım ve arkadaşlarımla birlikte yaşadığımız zindan sürecini ele alacağım.

* Toplam 18.5 yıl yattınız. Bir ömür. Neler aldı, neler götürdü?

16 yıl Türkiye’de, 2.5 yıl Almanya’da cezaevinde kaldım. Uzun bir süre tabi. Bir ömür… Alıp götürdüğü şudur: Mücadelenin yürütüldüğü yer dışarıdır ve ülke sahasıdır. Seni o pratikten koparıyorlar! Ama fizikte koparıyorlar. Ruhta, bilinçte birliktesin. Birlikte olmazsan 18.5 yıl yatamazsın. Kesin! Seni yaşatan, ayakta tutan, var eden gerçekliğin dışarıdır ve sen onunla bütünleştiğin sürece varsın. İnanın dışarıdaki mücadele, gerçeklik, ideoloji ve siyasetten koptuğun an bırakalım 18.5 yıl, sen bunun 8.5 yılını dolduramazsın. Götüremezsin. İnsanlar inancından vazgeçtiği, iradesi kırıldığı-teslim alındığı andan itibaren hiçleştiler. Öyle durumlara düştüler ki bir tas çorbaya kendini satanlar, bir sigara için askere yalvaran, onurunu ayak altına alanlar, yine belli maddi çıkarlar uğruna gerçekliğine ihanet edenler, teslimiyeti ihanetle bütünleştirenler… Hepsinin temelinde inanç ve iradeden kopmayla başladı.

Devrimciliğin yapılacağı yer zindan değil tabi. Kimse bunu istemez. Ama tabi bir yerde bu bir zorunluluk. Sen onun bilincine varıyorsun. Neden orada olduğunu bilmezsen düşersin, zorlar.

* Sayın Tanboğa, bizi 21 yıl öncesine götürür müsünüz? Eylem günü koğuşta neler yaşandı?

Uygulamaları kabul etmeyen, içinde ihbarcıların olmadığı 35. koğuşta beraber kalıyorduk. Koğuş 141 kişiden oluşuyordu. 16 Mayıs 1982 Pazar günüydü. O gün cezaevi iradesi yine Atatürk’ün nutku, 40-50 marşın ezberlenmesi gibi şartları bize dayatmıştı. Sık sık içeri girip çıkıyor, bizi dayaktan ve işkenceden geçiriyorlardı. O gün Ferhat, Mahmut, Eşref ve Necmi arkadaşlar Ferhat arkadaşın ranzasında oturdular ve saatlerce konuştular. Akşam saat 17:00’de karavana getirdiler. 18:00’de sayım yapıldı. Sayımdan sonra kapılar kapatıldı. Kurala göre yemekten sonra herkesin yatması gerekir. Bizim koğuşun bir avantajı vardı. Gözlem delikleri yoktu ve kapıdan bakıldığında koğuş içi görülmüyordu. O nedenle daha rahat edebiliyorduk. Saat 19:00’dan sonra Ferhat arkadaş, “Bu gece tüm koğuş olarak toplanıp biraz sohbet edelim” dedi. Koğuş toplandı ve sohbete başladık. Moral gecesi yaptık. Şarkı söyledik, fıkralar anlatıldı. Aslında arkadaşların vasiyetlerini aktardıkları bir toplantı oldu.

* Neler söylediler?

Ferhat, yoldaşlığın kutsal olduğunu, bu değerin hangi şartlarda olursa olsun korunması gerektiğini söyledi. İradenin sınandığı bu şartlarda zayıf olan birilerinin de olabileceğini ama bunların mutlaka kurtarılıp yardım edilmesi gerektiğini belirtti. Bu arkadaşlara moral verilmesi, varsa maddi olarak güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yiyecekten tutalım giyeceğe kadar… Zor şartlardı. Mahmut benzer şeyler söyledi. Yine gömlek, saat, kalem gibi eşyalarını bizlere dağıttılar. Ferhat arkadaş kolundaki saatini Mardinli bir arkadaşa vererek bu saatin ailesine mutlaka ulaştırılması gerektiğini söyledi. Mahmut arkadaş, Ramazan Bozkoyun adlı bir şehit kardeşine bir gömlek vererek şehit Cuma Tak’ın gömleği olduğunu, bu gömleğin korunması gerektiğini söyledi. Eşref arkadaş cebinde bir şakar kalem çıkararak bana uzatarak bu kalemin Kemal Pir arkadaşın hatırası olduğunu, mutlaka korunması ve hakkı verilmesi gerektiğini belirtti. Kalemi dışarı çıkardım ve partiye ulaştırıldı. Halen korunuyor.

* Bu konuşmalar eylem öncesi konuşmalar. Dikkat çeken sahneler. Sizin tepkiniz ne oldu?

Tüm bunlar dikkat çekti tabi. “Bu ne anlama geliyor” dediğimizde “Normal olduğunu, bu tür şeylerin arkadaşlar arasında zaten sık sık yapıldığını, yaşamın zaten bir komün yaşamı olduğunu, özel bir şeyin olmadığını, her şeyin aslında hepimizin olduğunu” söylediler. Bir çoğumuzun kafasında bir şeylerin olabileceği kuşkusu vardı. Mazlum Doğan arkadaşın eylemi koğuşta büyük bir etki yarattı. Teslimiyet ve ihanetin nedenleri aranmaya başlandı. Ferhat, Necmi, Mahmut ve Eşref arkadaşlar sık sık yan yana gelmeye, kendi aralarında toplanıp konuşmaya başladılar. Bu sorulduğunda “Herhangi bir şey yok. Konuşuyoruz” diyorlardı. Bütünleşmişlerdi. Çok ilginç bir tesadüftür. Uzun süredir yemek verilmiyordu. Eylemden iki gün önce ‚paranızla kantinden ne istiyorsanız gidip alabilirisiniz‘ dendi. Biz kantine gittiğimizde yılın ilk sebzesi gelmişti. Domates, salatalık, erik, peynir, yağ, zeytin ve reçel almıştık. Ferhat arkadaş, eylem gecesi “Kantinden aldığınız eşyaları getirin yiyelim” dedi. Ben dahil birkaç arkadaş karşı çıktık. “Hastalarımız ve yaşlılarımız var ve bunlar ne zaman bir daha böyle bir imkan tanıyacakları belli değildir” dedik. Ferhat arkadaş şunu söylemişti: “Yarın ne olacağımız belli değildir. Bu asker potinleri altında sizin aldığınız eşyalar yarın ezilebilir. En iyisi siz bu gece getirin yiyin.” Tabi öyle deyince çok fazla itiraza gerek kalmadı. Kimde ne varsa alınan eşyalar ortaya konuldu. Belki ilk defa bir kahvaltılık yapıldı. Sohbet uzun sürdü. Gece 1’lere kadar. Normalde 7-7.30’ta yatılması lazım. Saat gece 1’den sonra Ferhat arkadaş, “Geç oldu. Yarın yine erkenden kalkarız. Bu cehennem zebanileri yine koğuşu basarlar. Günlük periyodik uygulamalara başlarlar. Zaten herkes yorgun. Her an koğuş basılabilir” dedi. İşkence normal bir yaşam haline gelmişti. Her an birisi alınıp işkenceden geçirilip getiriliyordu.

Koğuşta nöbet sistemi başlatmıştık. Nöbetler koğuş sorumlusu tarafından belirleniyordu. Koğuş sorumlusu Necmi arkadaştı. Necmi arkadaş, nöbetçi listesini okudu. Listede dört kişi vardı: İki saat Ferhat ile Eşref, iki saat da Mahmut ile Necmi yazılmıştı. İtirazlar geldi. İtiraz istemediğini, bu gece böyle olacağını ve herkesin yatması gerektiğini söyledi kesin bir dille. Herkese yatağa çekildi. Sağımda Eşref arkadaş, solumda da Mahmut Zengin arkadaş yatıyordu. Koğuşun başında Necmi arkadaş, en sonunda da Ferhat arkadaş yatıyordu. İki yıldır ilk kez moral gecesi yapmış, şakalaşmış, şarkılar söylemiş ve gülmüştük.

* Eylem nerede, ne zaman, nasıl oldu? Siz nasıl haber aldınız?

Hepimiz yatmıştık. Saat 04:00-04:30 arasında güçlü bir patlama sesiyle uyandık. Ranzalar üç katlıydı. En üst katta yatanlar kendilerini aşağı attılar. Bazıları aşağı düştüler. Biz içeriye bir bombanın atıldığını sandık. Saniyeler sonra anlaşıldı. Bir tarafı koğuş, diğer tarafı yemekhane bölümü olarak kullanıyorduk. Orası bir de su deposuydu. Tüm cezaevine oradan su veriliyordu. Orada iki tane vidon vardı. Onları tutan ayaklar vardı. Dört ayağı vardı. O ayakların altı normal bir hücre gibiydi. Alevler daha çok alttan böyle tavana doğru yayılıyordu. Koğuşta bağıranlar, şaşıranlar, panik yapanlar… Saniyeler sonra ateşin içinden sesler duyulmaya başladık. Ben baktım ki ortalarında yattığım Eşref ve Mahmut arkadaşlar yok. Nöbeti unutmuştuk. Ses gelince oraya doğru koştuk. Sloganlar duymaya başladık. “Kimdir kimdir” diyorduk. “Ferhat yok, Eşref yok, Mahmut yok, Necmi yok” denilince ateşteki sesler de netleşince anladık. “Kahrolsun sömürgecilik”, “Yaşasın PKK”, “Bu bir siyasal eylemdir” diyorlardı. Kalan 3-4 vidon su vardı. Su dökülünce alevler daha da gürleşti. “Ateşi söndürmeyin” dediler. Buna rağmen battaniyelerler alev söndürüldü. Arkadaşlar birbiriyle kenetlenmiş, o dediğim ayakların altında demirlere tutunarak duruyorlardı. İçeri verilen neft, tiner, boya, plastik malzemeler vardı. Onları buluşturmuşlar. Yakınca da çok güçlü bir ateş ortaya çıktı. Bomba sesi yaratan bir patlama olmuştu.

* Yaşıyorlar mıydı…

Yaşıyorlardı. Ama deriler hep yanmış, kemikler bembeyaz ortaya çıkmıştı. Arkadaşları yatakların üzerine yatırdık. Ferhat arkadaş el işaretiyle Adnan Yılmaz’ı çağırdı. Sonradan o da Ömerli’de şehit düştü. Adnan arkadaş eğildi. Ferhat arkadaş, “Bu eylem mutlaka partiye, halka ulaştırılmalı. Eylem Mazlum arkadaşın eyleminin devamıdır. Bizler Mazlumun ardıllarıyız. Eylem doğru anlaşılmalı. İhanete, teslimiyete, inkara karşı konulan bir eylemdir” dedi. Sonra beni çağırdı. “Mutlaka yazılmalı. Partiye de ulaştırılmalı. Akşam da söyledim. Vasiyetimi unutmayın” (burada derin bir nefes alıyor) dedi. O arada askerler kapıya geldi. Giremediler tabi. O arada sloganlar atıyoruz. Eylem saat 04:00-04:30’da konuldu. Saat 05:00-05:30’da 150 gardiyanla tekrar dışarı çıktılar. Eylemin amacını anlayınca tekrar dışarı çıktılar. 06:00’ya doğru gelip arkadaşları hastaneye götürdüler. Halen sağlardı. Akşama doğru önce Eşref arkadaş, sonra Ferhat ve Necmi arkadaş şahadete ulaştılar. Her şahadete giden arkadaştan sonra gelip eşyalarını istiyorlardı. İçeride kendilerine ait eşya olup olmadığını sordular. Oradan insan anlıyordu. Bir de arkadaşları tanıyan arkadaşları çağırıp teşhis ediyorlardı. Ondan dolayı biz net öğrenebildik arkadaşların şahadetini. Peşinden 14 Temmuz ölüm orucu başladı. Diyarbakır’da yaratılmaya çalışılan teslimiyet ve ihanet zinciri bu arkadaşların kahramanlık eylemleriyle kırılabildi.

FİRAZ BARAN

HomePage http://www.kadek-kurdistan.com

Quelle: http://212541.forumromanum.com/member/forum/forum.php?action=std_show&entryid=1068767692&USER=user_212541&threadid=2

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s