Süleyman Deveci: Murat Karayılan- Bir Savaşın Anatomisi / Kürdistan’da Askeri Çizgi

ksc.jpg

 

Murat Karayılan’ın “Bir Savaşın Anatomisi – Kürdistan’da askeri çizgi” isimli yapıtı, gerillalara verilen eğitim dersleri notlarından oluşan bölümlerin bir kısmı diye hemen kitabın girişinde okurun dikkatine sunuluyor. Askeri kurmay başkanının oturup kitap yazmak gibi bir lüksü olmadığını anlıyoruz, en azından bir gün bu savaşın bitip barışın gelmesine kadar. Karayılan’da bu yapıtı rahat masasında yayılıp bir çırpıda yazmamış. Kürt tarihinin en eski devirlerinden başlayarak Kürtlerin savaşla ilgili tecrübelerini irdeleyerek kitabına, ya da notlarına başlamış. Tarihin hemen her döneminde sayısız savaşa, yağmaya, talana ev sahipliği yapmış Kürdistan. Bin yıllardır süren bu savaş bugün bile günde bir kaç can almaya devam ediyor. İnsanlık tarihinde ve yeryüzünde benzer ikinci bir coğrafya yok.

Tarih öncesi evreden başlayıp Gutiler, Akadlar, Hurriler, Mittaniler, Medler, Persler derken İslamiyet’le tanışma, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar ve günümüze kadar Kürtlerin, Kürdistan´da yürütülen savaşların hangi süreçlerden geçtiklerine yüzeysel olarak ele alınmış. Karayılan günümüzde Kürt Nakşibendilerin nasıl egemen sınıflarla işbirliği içerisinde olup milli düşüncenin şekillenmesine engel olduklarını yazarak, devletin bunlara belirli kademelerde bakanlık, milletvekilliği, bürokratlık gibi yerler vererek karşı bir set oluşturmaya çalıştığının altını çizmiş. Direniş ve kahramanlık ile ihanetin tarihi, eser boyunca yan yana ele alınmaya çalışılmış.  

Yazar dünü irdelerken Kürt savaş tarihinde dikkat çeken bir olguya değinerek hep yenilgilerle sona eren savaşların komutansızlıktan, taktik yaratıcılığın yoksunluğundan, ciddi ve kalıcı bir savaş teorisi olmadığından kaynaklandığına değinirken, tarihi bir gerçekliği vurgular: Her Kürt isyanı içeriden gelen ihanetlerle ve bunların hiçbiri ulusal bir düzeye ulaşamadan yenilgiye uğratılmışlardır. Komutan Hamidiye Alayları başta olmak üzere I. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin oynadığı role ve Lozan´a değinerek, Kürdistan’ın zengin petrol kaynaklarının emperyalistler arasında daha kolay paylaşılabilmesi için nasıl dört parçaya bölündüğünü, II. Dünya Savaşı ve sonrasını, soğuk savaş yılları ve sonrasında sesi soluğu kesilen bir milletin nasıl bir esaret altında tutulduğunu ele alır. Kürtlerin tarihin hemen her döneminde mutlak yenilgiye uğramasındaki ana meseleyi özellikle savaş konusunda strateji ve taktik yetersizlikleri, daha doğrusu askeri anlamda sonuç alınacak biçimde savaşmayı bilmedikleri saptamasıyla ilk bölümü sonlandırır. Okur ister istemez komutana sorma ihtiyacı duyar, Kürtler savaşta bu kadar beceriksiz ise eğer nasıl olup bugüne kadar tarihten silinememişlerdir? Savaşçı bir topluluk olmasaydı eğer Kürtler, kadim tarihin derinliklerinden bugüne kadar böylesi bir savaşların, yağma ve talanların gündemden düşmediği bir diyarda nasıl olup da hayatta kalabilmişler, bugüne kadar gelebilmişlerdir?

İkinci bölümde yazar ve komutan, Spartaküs ile başlayarak gerilla mücadelelerinin tarihini irdeler. Gerillanın deyim olarak ilk defa İspanyolların Napolyon ordularına karşı uyguladıkları vur-kaç biçimindeki silahlı kavgalarında ortaya çıktığını, bilinen anlamıyla ilk defa Çin’de Mao Zendung önderliğinde gerçekleştirilen uzun süreli halk savaşı biçiminde sergilenen gerilla savaşının mutlak zafere ulaştığını, akabinde benzer nihai zafere götüren gerilla savaşının Vietnam´da uygulandığına değinir. Bunların dışında Angola’da, Kamboçya’da, Laos’ta, Eritre’de, Afrika’nın birçok ülkelerinde, Latin Amerika’da Küba’da, Nikaragua’da başarı kazanmış bu mücadele yönteminin dünyanın dört bir yanında ezilen halklara ilham olduğunu, ezilen ve zayıf düşürülen halkların sergiledikleri gerilla savaşları ile mutlak zafere dahi ulaşabildiklerini ve uzun süreli halk savaşını dahası bunun teorisini anlatır.

Ortadoğu özgülünde Libya´da Ömer Muhtar’ın İtalyanlar karşısında başarılı olamamasının etkili bir gerilla savaşı verememesine yorarak Peşmerge´nin mücadelesini biraz buna, en çokta klasik Kürt savaş tarzına benzetir. Gerillanın stratejik mücadele ve taktikleri ile kıyaslanamayacaklarına değinerek Filistinlilerin gerilla savaşını gerçekleştirememelerinin nedenini coğrafik yapının elverişsizliğine ve sürgüne gönderilmelerine yorumlar. Klasik anlamdaki gerilla savaşı yerine ama Filistinlilerin kendilerine özgü bir tarz ile fedai türünden bir mücadele verdiklerini ama neden yenildiklerini anlatır. 68 Kuşağına, dahası 1970´li yılların radikal çıkışına ve nihayet Abdullah Öcalan’ın dönemin gençlik önderlerinin başlatıp devam ettiremediği, dahası bir türlü gerçekleştiremediği gerilla savaşını başlattığını açıklayarak bölümü bitirir.

Üçüncü bölümde komutan okura PKK´nin Abdullah Öcalan’ın önderliğinde hangi koşullardan geçerek ortaya çıktığını anlatır. PKK´tarihini bildiğimiz şekliyle bize aktaran komutanın bu görüşleri örgütün resmi tezlerinin bire bir anlatısından başka bir şey değildir. Yani bu konuda yeni veya bilinmeyen bir şey anlatmaz. 12 Eylül askeri fasit cuntası dönemindeki Diyarbakır Cezaevi´ndeki direnişin tarihsel anlamı ve önemini derinlemesine anlatan yazar, Ortadoğu’ya nasıl, neden, hangi koşullar altında gidildiğini ve oralarda nereden nasıl kalındığına değinir. Gerçekleştirilen 1. Konferans ile örgüt 12 Eylül darbesinin yoğun saldırılarına rağmen kendisini toparlamayı başarır. Konferansta gerilla savaşının ön aşaması olan silahlı propaganda faaliyetinin başlatılması kararlaştırılır. 1982 yılının başlarından itibaren bugüne kadar kesintisiz şekilde aylık Serxwebun dergisi çıkmaya başlar. Örgüt içi muhalefetin nasıl etkisizleştirildiğini anlatan yazar II. Kongre sürecinin nasıl gerçekleştiğini, bu tarihten itibaren ülkeye geri dönüş çıkışının nasıl başladığını, bir yandan Güney´de KDP ile yeni ilişkiler geliştirilirken, diğer yandan Filistinlilerle geliştirilen ilişkilerin ve o güne kadar sürdürülen eğitimlerin ne gibi yararları olduğunu anlatır. O güne kadar kamplardakilerin rakamlarını dahi veren komutan 1983 yılında cuntaya ağır bir şamar indirebilinecek güce gelindiğini aktarır. Silahlı propaganda faaliyetleri ve gerilla savaşına hazırlık için Mardin, Urfa, Adıyaman, Dersim, Amed vb. alanlara öncü gruplar yollanır. Bostan’ın önemi o günlerde kavranmış olmasına rağmen gönderilenler arasında tek bir Botanlı bile yoktur. Aynı yıl Güney´e operasyon yapılır, hem de birkaç defa. İlk silahlı birimlerin önemli düzeydeki kadroları arasında hayatlarını kaybedenler olur. Dönemin savaş karargâhını eleştiren yazar buranın sorumlularını adeta eğitim merkezi örgütlemişler diye suçlar. Zira savaşı başlatmak yerine oyalamak, birkaç ajanın veya işbirlikçinin cezalandırılmasıyla başlatılması gerekilen gerilla savaşı geleceğe ertelenir ve Avrupa´da savaşa karşı olanların engellemeleri olayı gerçekleşir. 1984 yılı başlarında önemli bir toplantı gerçekleştirilerek hazırlık ve planlamaların daha fazla uzatılmaması konuları görüşülür. Özellikle Abdullah Öcalan’ın bu dönemde Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) oluşumu üzerinde ısrarla durmasına rağmen bu oluşumun önderlerinin soluğu nasıl Avrupa´da alıp direniş gösterme, mücadele sergileme konusunda ciddiyetsiz olduklarını, bu yüzden cuntaya karşı PKK´nin tek başına silahlı mücadele vermek zorunda kaldığını, bu konudaki kararlılık, ciddiyet ve samimiyete değinir. Bu dönemde Türk solunun, muhalif Semir´in arkasına takılarak savaşı yadsıyıp uzak durduklarını anlatan yazar,  örgütün beklemek yerine Abdullah Öcalan’ın yanında Amed zindanlarında sergilenen direnişe layık olacak bir tutum içerisine girdiklerini yazar.

Dördüncü bölüm 15 Ağustos Atılım’ını anlatır. Çatak’ta silahların neden patlamadığını, yine Terzi Cemal diye bilinen birinin nasıl olup da birkaç yıl aynı örgütün içerisinde kaldığını dahası kendisini gizleyebildiğini anlatarak sonunda Eruh ve Şemdinli baskınlarına değinir. HRK (Hêzên Rizgariya Kurdistan) ilan edilir, bir yıl sonra da 1985 Newroz´unda ERNK (Eniya Rizgariya Netewa Kurdistan) ilan edilecektir. Yazarın örgüt içi muhaliflerle anlattıkları resmi tezlerin tekrarından başka bir şey değildir. Bu anlamda yapıtın herhangi bir yazarın kaleminden çıkmış değil de bir örgütün resmi düşünceleri gibi yansıtılması dikkat çeker. Burada Murat Karayılan’ın düşüncelerinin, aktardıklarının PKK´nin düşünceleri ve aktardıkları olduğunu söyleyebiliriz. Bunun gayet normal olduğunu söyleyenler olabilir, yine de böylesine hacimli bir yapıtı, hele bir de savaşın anatomisi gibi bir başlığı okuyunca insan ister istemez komutanın sübjektif görüşlerini, savaşın başlangıç ve gelişim süreçlerinin farklı dönemlerinin tanığı olarak kaçınılmaz olarak okumak istiyor. Eser konuşan, iyi yazan veya anlatan ama ruhu doyurmayan, yetmeyen, eksik bir şeylerin varlığını hatırlatan üslubuyla devam ediyor.

Aranılan, arzulanan derinlikli ifadeler 104. Sayfadan itibaren başlar. Bundan önceki anlatılanlar bilinenleri tekrarı demek umarım o kadar da negatif anlaşılmaz. O kesiti bilmeyenler için define niteliğindeki anlatı, sürecin tanıkları için tekrara tekabül eder. Kapsamlı ve doyurucu açıklamalarla 15 Ağustos’un öncelini ve sonrasını askeri ve siyasi olarak analiz eder. Eruh ve Şemdinli baskınlarına, 15 Ağustos’un mimarı Komutan Agit´in kim ve nasıl bir komutan olduğuna değinir. Akabinde tarihi özeleştiri kongresi olarak adlandırılan III. Kongre gelir. Parti içindeki çetin sınıf savaşına kapsamlı yer veren komutan yazar, örgütün tarihine gecen “dörtlü çete”yi yaptıkları tahribatları anlatır. Ağustos atılımından Kongreye, önceki ve sonraki sürece yeteri kadar eleştirel bakamayan komutan örgütü yakından bilen veya inceleyenler için doyurucu olmayan resmi tezleri tekrarlar durur. Önderliğine en küçük bir eleştiri getiremeyen komutan, sanki Abdullah Öcalan´dan bağımsız bir atılım süreci, kongre, askere alma, kendine has gerilla taktiği uygulama gibi yöntemlerin var olabilmesi mümkünmüş gibi suçu hep başkalarına atan malum tavırları destekler. Bu anlamda karşımızda doyurucu nitelikte eleştirel değil daha çok askeri bir kafa görürüz. Anlatılanların ne kadarının tarihi gerçeklikler, ne kadarının zorlama teoriler olduğunu en iyi PKK tarihçileri ve tarafsız uzmanları saptayacaktır. Ama bu dönemde nasıl çetin bir mücadele ve süreçler içerisinden geçildiği ve gerillanın bir türlü yok edilemediğini, sayısız kahramanlıklar sergilediklerini, bunda Öcalan’ın yaratıcı müdahalelerinin ve askeri taktiklerinin olduğu gerçeği göz ardı edilemez. 

1987´lere gelindiğinde artık ARGK, dahası bu dörtlü çetenin, bölgede OHAL nezdinde devletin kurum ve kuruluşları ile uğraşmaktansa yörenin önemli ve büyük aşiretleriyle düşmanca ilişkiler geliştirdiklerini okuruz. Örgüt içi infazlarda, özellikle yeni katılan üniversitelilerin katledilmesi veya kaybedilmesinde komutan hep bu çeteyi hem anlatır, hem suçlar. Dönemin detaylı tasviri Ahmet Repo nezdinde o güne kadar sergilenen gerilla tarzının nasıl terkedildiğiyle devam eder. Yeni bir eylem biçimi ortaya çıkarılmıştır, büyük bir saldırı ruhu ile karakol basmak ve içeriye kadar girmek. Yani uzaktan taciz ateşi veya vur-kaç tarzından uzaklaşmak. Çetenin pratiğinin 1990´a kadar sürdüğünü öğreniriz. Yine bu çeteye rağmen gerilla mücadelesinin oturmasını komutan yazar önderliğinin müdahalesine yorar. Çete IV. Kongre´ye rağmen yok edilmeyip ancak geriletilebilir. Yine sıradan bir okur olarak insan ister istemez sorma ihtiyacı duyuyor, Türkçe diksiyonu iyi diye, kulağında küpe deliği var diye veya ailesinde devlet görevlisi var diye yeni katılan veya sıradan gerillalar katlediliyor, kayıp ediliyor da, örgüte ve halka bu kadar zarar veren kadrolar veya sorumlular uzun yıllar boyunca örgüt içerisinde nasıl yer edinebiliyorlar? Hele bir tanesi var ki içlerinde adam Mahsum Korkmaz Akademisi´nin başına geçiriliyor, hem de onca olumsuz pratiği bilinmesine rağmen. Komutan ya bu soruların yanıtını bilmiyor, ya da yanıtı zor sorular bunlar. Ayrıca her türden başarıyı salt önderliğin olumlu pratiğiyle açıklayan komutan hayatını yitiren binlerce Kürt halkının evlatlarının katkılarına, her bir katledilen ile biraz daha silkinip ayağa kalkan Kürt halkının korkuyu yenmesini ve örgüte her şeyini sunacak kadar özveride bulunmasına ya hiç değinmiyor, ya da yüzeysel geçiştiriyor.

Beşinci bölümün ana konusu diriliş devrimi, inisiyatifin gerillanın eline geçmesi. Dünyada çöküşe geçen devrim dalgasına kıyasla Kürt devrimci hareketinin daha bir üst ivmeye yönelerek gerilla savaşının yanına kitlesel ayaklanmaların, Serxildanların eklenmesiyle anlatı devam eder. “Biji Serox Apo” sloganı ile ilk defa “Başkan” teriminin nasıl ortaya çıktığını anlatan Karayılan, ilk ateşkes ilanının nasıl gerçekleştiğini, hangi döneme tekabül ettiğini, ilk teknik donanımın dahası iletişim sisteminin nasıl kurulduğunu, kurye sistemine neden geçildiğini, Mahsum Korkmaz Akademisi´ni, detaylı şekilde 92 Güney Savaşı’nı ve bu savaştaki teslimiyet ile direnişi, ilk ateşkes sürecini, Özal’ın öldürülmesini, ateşkes sürecinin sabote edilmesini ve sonrasını, gerillanın artık TSK dışında NATO öncülüğünde özellikle ABD ve İngiltere’nin başını çektiği uluslararası savaş konseptine karşı mücadele verdiğini, Çiller ile Güreş ikilisinin öncülüğündeki çetenin yeni savaşı devraldıklarını, Osman Öcalan ile Şemdin Sakık´ı, kadın gerillaların kısa tarihini ve kadın ordusunun gelişimini yazar.

Özellikle 1993 yılından sonraki anlatıda nihayet kitabın başlığındaki bir savaşın ciddi anatomisine 180´li sayfalardan sonra başlanılmış olur. Hemen her eyalette ortaya çıkan neredeyse birbirinden farklı PKK´nin varlığına, gerillanın içerisinde sürekli türeyen çeteciliğe değinir. Ama bunun nedenleri ve açıklamaları doyuruculuktan uzak, hep başkalarını suçlar niteliktedir. Kapsamlı ve doğru özeleştiriye dair tek bir satıra denk gelmeyiz. Gerilla güçlerine dair verilen rakamlar şaşırtıcı oranda yüksek sayılar olmasına rağmen gerillanın işlevsel gücü yine şaşılacak derecede başarısızdır. Üstat komutan bunun irdelenmesinde her türlü iknaya uzaktır. Hasan Kundakçı Paşa’nın yazdığı kitabın palavralarla dolu olduğuna gönderme yaparak o günlerdeki mücadelenin aslında nasıl gerçekleştiğini, bir avuç gerillanın NATO´nun ikinci büyük gücünü nasıl hezimete uğrattığını, gerillanın tecrübelerine dayanarak nasıl yeni bir ivme kazandığını, ilerleyen sayfalarda benzer paşalardan biri olan Osman Pamukoğlu´nun da anılarını yazdığı kitabında bol keseden utanmadan sıktığını aktarır. 1994 yılı konferanslar, savaşı dengeye taşırma yılıdır. Komutan özellikle bu yılın başlarından itibaren ordunun Batılı dostlarından onay alarak kirli savaşı üst boyuta taşırdıkların, ABD, AB ve NATO basta olmak üzere dünyanın bu kör saldırganlığa susarak onay ve destek verdiğini yazar. Milyarlarca dolarlık cephanenin tüketildiğini, topyekûn bir savaşın uygulamaya konulduğunu, dağların taşların köylerin yakılıp yıkıldığını, köylerin boşaltıldığını anlatır. Faili meçhuller, JITEM ve Hizbulkontra saldırılarının bu dönemde arttığına değinir. Ordunun 40-50 biner kişilik güçlerle yaptığı operasyonların ve kirli savaş uygulamalarının tek bir amacı vardır gerilla ile halkın bağını koparmak, balığı susuz bırakmak. 

Altıncı bölüm artık gerillanın Türk ordusuna karşı geliştirdikleri askeri harekâtlara değinerek başlar. Bu aynı zamanda savaşın geldiği boyutların anlaşılması açısından çok önemlidir. Hareketli gerilla taburunun eylemliklerini, verilen şehitlerini anlatır. Türk askerinin katlettiği gerillaların parçalanmış organlarıyla oynamalarına ve onların naaşlarına uyguladıkları vahşetin ahlaksızlığından bahseder. Sonra doğru ve gerçekçi tahlillerde bulunarak gerillanın taktiklerinin nasıl git gide başarısız hale geldiğini açıklar. Komutan önderliğin perspektiflerine zerre kadar toz kondurmadan “Önderliğin perspektiflerini pratiğe aktaracak, tamamlayacak, güçlü taktisyenler ortaya çıkmamıştır. Savaş sahasında bizzat gözlem yapabilecek, yaptığı gözlem ekseninde savaş doktrinini somutlaştırabilecek ve bu eksende taktik üreticilikte rol sahibi olacak komuta yapısının açığa çıkmaması büyük bir talihsizliktir.” Tespitinde bulunur. Savaşın talihle yürümediğini hâlbuki en iyi kendisi bilir. Gerillanın geri püskürtülmesini daha çok eyaletlerarası komuta birliğinin birbirlerini destekleme, tamamlama ve destekleme düzeyinde bir ekip ruhunu oluşturamamalarına yorar. Bir başka gerekçe olarak ise yeni katılanları gösterir. Bunların yeteri kadar PKK’lileşemediklerinden yakınır. Oysa gerilla mücadelesinin tarihine kabaca bakıldığında Küba devriminin 12 gerilla ile başlayıp gerçekleştiğini biliyoruz. Binleri aşan gerillaların başarısızlığa uğratılmasında kendi payına bir şey düşmemiş gibi burnundan kıl aldırmaz komutan. PKK´de en çok örgüt içi infazlara kurban gidenlerin orta sınıfa ait, yani daha çok okumuş gençler olduğu gerçeğinden yola çıkarsak eğer, komutanın geriye kalan köylü çoğunluğun komuta tabakasına gelip yerleştiklerini ve bunların kendi anlayışlarını beraberinde getirdiklerini, süreci kavrayamayan bakış açılarının nasıl yerleşip kök saldığını hem okur hem de kafa sallayarak anlarız. Bir başka neden olarak da komutan bize savaş komutanlığının gelişmemiş olmasını, taktik zenginliğin geliştirilememiş olmasını gösterir. Buna izin vermeyen iç işleyişe komutan yine değinmez.

Biz dışarıdakiler, Türk askerinin Kürdistan´da savaşanlarının “Kürdistan Sendromu”na yakalandıklarını çok iyi biliyoruz. Ama aynı sendroma Kürt savaşçıların, özellikle komuta düzeyindekilerin yakalandıklarından haberimiz yoktu. Yazar bu komutanların erken iktidar hastalığına yakalandıklarına değiniyor. Örgüt içerisinde şahit olunanların bunları bunalıma itmiş olabileceğine herhalde ihtimal dahi vermiyordur. Yine her eyalette ayrı bir PKK´nin oluşturulduğundan ve komutanların alan kurtarma stratejisine inançları olmamasına, serhildanlara inanılmadığına, ayaklanmalarla bir şey yapılamayacağına inandıklarına yakınır.

Yine Kürtlere özgü bir komutanlık tipolojisine değinir. En ufak bir korku ve tereddüt göstermeden düşmanın üzerine fedaice yürüyebilen sorumluların en küçük bir taktik geliştirmede risk almamak, sorumluluk almamak için nasıl pasif kalmayı seçtiklerini açıklamaya çalışır. Buradan gerilla komutanlarının yeteri kadar inisiyatif geliştirmede ne denli beceriksiz ve yetersiz olduklarını anlarız. Yine bunu da belki parti içi olumsuz işleyen aygıtlara, örgütün kendi askeri yasalarına yorabiliriz. Yine bir başka neden olarak yazar bize yeteri kadar kontraların üzerine gidilmediğini yazar ki hak vermemek elde değil. Halkın JITEM ile Hizbulkontra ile nasıl baş başa bırakıldığını açıklayarak adeta özeleştiri verir. Yine düşmanının taktiklerini boşa çıkaracak taktikler geliştirilememesini bir başka gerekçe olarak gösterir.  Alanlara dengesiz güç yığılması, Serhat örneğindeki gibi, Zele pratiğini ve Şemdin Sakık´ın teslimiyetini başka gerekçeler olarak sıralar. Her şey rağmen 1994 yılını direniş yılı olarak değerlendiren yazar V. Kongre´ye gelir.  

İki hafta süren, örgütün o zamana kadar ki bu en büyük kongresine 227 delege ve 80 dinleyici katılır. Kongre “İktidarlaşma Kongresi” olarak örgüt tarihine geçer. Parti programı yenilenir, bayrak değiştirilir, tüzük bazı değişikliklere uğratılır, genel sekreterlikten genel başkanlığa ve başkanlık konseyine geçilir. Komutan V. Kongre´ye oldukça eleştirel yaklaşıp hataları ameliyat masasına yatırarak tek tek incelemeye çalışır. Akabinde kongre sonrası süreci, 1995´te olup bitenleri, II. Güney Savaşı’nı, yeni bir ateşkes atağını anlatır. Ertesi yıl artık ana karargâhta görevlendirilir. Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” yapıtının okunması talimatı Öcalan tarafından verilir. Askeri konsey ilk toplantısını yapar, orada da bu yapıt okunur. Yeni taktiklerle gerilla savaşının farklı tarzlarının ele alınması kararlaştırılır. Öcalan konsey üyeleri ile görüştüğü esnada kendisine bir suikast girişiminde bulunulur. Komutan Karayılan bunun Şemdin Sakık´la bir ilişkisi olduğuna yorar.

Zap komutanlığı görevini alan komutan o dönemde Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir´in emrindeki orduyu Zap´a nasıl sokmadıklarını anlatır. Türk ordusu yaptığı onca hamlelere rağmen direnişi kıramaz.

Zeki hakkında soruşturma kararı verilir, Zeki kendisine karşı komplo yapıldığını iddia eder. Zeki eski Zap komutanıdır, savaş koşulları gereği tahribatlar yarattığı sonucuna varılmıştır. Şahıs tutuklanır, önderliğe postalanır. Yazar komutan Zeki´nin Zap´ta yarattığı tahribatı sorumlu olduğu Botan´da da gerçekleştirmiş olabileceği ihtimaliyle Botan´da görevlendirilir. Burada halen soruşturmada olan Zeki´nin Botan’ı yönettiğine şahit olur. Komutanın anlattıklarına göre oldukça üst seviyede gerilla yönetimi arasında da sınıf savaşının oldukça çetin koşullarda devam ettiğine şahit oluruz.

Komutan dönemin tıkanık tarzını Dersim´de fedai eylemi gerçekleştiren Zilan’ın aştığını anlatırken onu örgütün önemli şehitleri hizasında değerlendirir. Zilan´ın yaptığı türden eylemler ilerleyen yıllarda da kendisini tekrarlayacaktır. O yılların genel panoramasını çizen komutan yeni kurulan hükümetten, gerillanın elinde esir tutulan askerlerin bırakılmasına, Israil´in Türk ordusunu suikast, silah ve pilot eğitimi gibi konularda desteklerken aslında çözümsüzlüğe nasıl yatırım yaptığını anlatır.

Botan’ı, çeteleri, Zagros´u, Mardin´i ve gerillanın araziye dayalı taktik uyguladığını anlatan yazar komutan, bölgenin insanlaştırılarak konulan ambargoyu “ayaklı erzak” ile nasıl kırdıklarına, “Sinan otu”na değinir. 1997 yılını anlatırken komutan çok değişik bir saptama yapar. Özellikle Susurluk sonrası adam gibi bir generalin veya ordu mensubunun çıkıp artık yeteri kadar savaşıldığını, gerillayı halkın desteklediğini, bu saatten sonra bu işin savaşla değil siyasetle, görüşmelerle çözüleceğini söylemedikleri için ağır bicimde suçlar. Büyük rant çevrelerinin gönüllü hizmetkârlığını yapan generalleri, uşak gazetecilerin bölgeye götürülerek yalan yanlış haberlerle şişme kahraman yarattıkları yetmezmiş gibi halkın çocuklarını birbirlerine kırdırttıkları için yargılar. Yıllarca “bitirdik” naralarının atılmasına, nasıl böyle pişkince yalanlar söylenmesine anlam veremez.

Zap´taki sorunlar yumağına değinen komutan 1997 ortalarında KDP´nin nasıl Türk askerleriyle birlikte gerillaya karşı savaştığını anlatır. KDP´nin Hewler katliamı Kürt tarihine kara bir leke olarak geçer. “Final yılı”nın nasıl adeta bir hezimet yılına dönüştüğünü aktaran yazar başarısızlığı önderlerinin sunduğu taktiğin yeterince hayata geçirilmemesinde, dur durak bilmeden faaliyetlerini sürdüren tasfiyeci çizgiyi suçlar. Güneyde kendisini ispat eden harekete Soran´da güçlü bir kitle desteği sunulur. Kato Jirka’ya dikilen parti, cephe ve ordu bayrakları bir yıl boyunca Beytüşşebap´dan görülecek şekilde, ordunun her girişimine karşın indirilemeden dalgalanırlar. Bayraklar askerin bölge halkını erzaksız bırakma tehditleri yüzünden yine gerillalarca indirilir. Bayrakların indirilmesi emrini yazar komutan vermiştir. Ordu artık her yere öyle istediği gibi girip çıkamayacak haldedir. Gerillanın geliştirdiği yeni taktik sayesinde ordu 1998´in ortalarına kadar korkusundan araziye giremez, operasyonlara çıkamaz.

Dönemi değerlendirirken ana karargâha, komutanlara eleştirel yaklaşan yazar komutan savaşın başarısızlığını hep sorumlu komutanlara yükler, sunulan perspektiflerin hatalı veya yetersiz, ya da uygulanabilirliği tartışmalı olabileceği ihtimalini söz konusu dahi etmez. Yine de bir dengenin dahası dengesizliğin yakalandığını teslim eder. Ne asker, ne de gerilla birbirine karşı daha üstün durumdadırlar.  Yeni yılda ama ordu uçar birlikler taktiğini geliştirir. Aynı anda 50 helikopter kaldıran devlet güçlerinin yine bu dönemde Öcalan´a gönderdiği mesajlarla gerillayı gevşetip rehavet içerisine sokmayı planladığını öğreniriz. Ardından eyalet konferansının nasıl düşmana haber verildiğini, bunun sonucunda gerçekleştirilen operasyonu, bunun nasıl boşa çıkartıldığını komutanın eşsiz öngörüsü ile engel olduğuna şahit oluruz. Zeki´nin KDP´ye sığınması, sonra ele geçirilmesi ve akabindeki operasyonlar, Amed ve Botan’ı gerilladan temizlemek amaçlı saldırılar ve detayları yeni ateşkes sürecine dahası uluslararası komploya kadar süren kesit sayfalarca yer tutar. Gerillanın nice kahramanlık örneklerine tanıklık eder satırlar.

Yedinci bölüm uluslararası komployla başlar. Komutan uluslararası güçlerin özellikle NATO önderliğinde ta 1992 yılından itibaren savaşa tüm güçleriyle destek vererek eşlik ettiklerini anlatır. Komutan PKK barış ve ateşkes süreçlerinin başlamasından bahsettikçe aldıkları yanıtın hep suikast veya komplo olduğuna değinir. Öcalan’ın Ortadoğu’dan ayrıldıktan sonra Kürdistan dağlarını değil de Avrupa’yı tercih etmesini sorunu barışçıl yollarla çözmek istemesine yorar. Yine barışçıl bir anlayış yine yeni bir komplo ile cevaplanır. Öcalan Moskova’da iken VI. Kongre gerçekleşir. Başkan’ın İran’a getirilmesine yetkililerin karşı çıkmasından sonra Roma’nın tercih edildiği anlatılır. “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarı altında Kürdistanlıların ulusal önderlerine nasıl sahip çıktıklarına değinen komutan, Öcalan’ın kongre sürecinde hangi atmosferde yakalandığını anlatır. Kongre 15 Şubat (1999)’a kadar kırk gün tartışmıştır. Ardından muazzam bir eylemsellik süreci başlar. Dünya çapında Kürtler ayağa kalkıp Öcalan´a sahip çıkmışlardır. Gerilla müthiş bir atağa hazırlanmak üzereyken Öcalan devreye girer. Binlerce fedai eylemcisi gerilla ancak böyle durdurulur. Yine de ARGK´de özel kuvvetler örgütlenmesine geçilir. İntihar eylemlilikleri dalgası Öcalan´dan gelen haber, dahası talimatlarla kesilir. 2 Ağustos 2000´de örgüt Öcalan´dan gelen emirle silahlı mücadeleye son verme, gerilla güçlerini sınır ötesine çıkarma kararı alınır.

Geri çekilme panik havasında ve dağınıklıkla başlar. Erzurum, Karadeniz, Dersim´de bulunan güçler Amed´e çekilir. Asker adeta bunu ister, bekler ve uygun anında saldırarak onlarca gerillayı katleder. Yine Serhat ve Garzan eyaletlerinde geri çekilmeler esnasında darbeler alınır. Yazar komutan Türk askerini kalleşlikle suçlayarak bu geri çekilme sürecinde iki yüz civarında gerillanın şehit edildiğini yazar. Öcalan’ın talimatıyla barış grupları Türkiye’ye gönderilir. Devlet zafer sarhoşluğuna kapılır. Osman Öcalan’ın Avrupa´ya açılma açıklaması ile bu kapılar da örgüte kapatılır. VII. Kongre Kuzey´den gelen güçlerin Güney´e çekilmesinden sonra gerçekleşir. Ama bir önceki kongrenin genel sorunlarını devralmış gibidir. Cephe örgütü ERNK feshedilir. ARGK isim değiştirip HPG (Hêzên Parastinên Gel) olur. Yeni bir program hazırlanıp stratejik değişikliklere gidilir. Bazı komutanların bu dönemde örgütten kaçtıklarını okuruz. Komutan yazar u dönemde Avrupa’dadır ve bura örgütlenmesin çeki düzen verir, her türden bozgunculuğa engel olur. Komutan geri döndüğünde karşılaştığı neredeyse tam bir bozgun havasıdır. Örgüt sahipsiz kalmış gibidir. Ferhat’ın örgüte sahip çıkma anlayışı onu başsız bırakmaya çalışmak gibidir. Toparlanma Ağustos 2000´deki meclis toplantısından sonra gerçekleşecektir. Yine bu tarihlerde meşhur örgütün YNK ile Kandil çatışmasına tanık oluruz. Yazar komutanın kardeşkanı dökülmesine ilişkin söyledikleri dikkate layık saptamalardır. Gerillanın o yılgınlık ve yenilgi psikolojisinden çıkması HPG´nin I. Konferansı sayesinde olur. Meşru savunma nedir, misilleme hakkı gibi konular ele alınır, yönetmeliğine kavuşur. Yazar “yetersiz yoldaşlık” deyiminin ne olduğunu, komplo sonrası süreçteki önderliğin genel durumunu, kendi yetersizliklerini adeta bir özeleştiri veriyormuş gibi, “neden böyle oldu?” sorusunu irdeleyerek okura anlatır.  

Sekizinci bölüm komutanlaşma sorunu ve savaş sanatına yaklaşımla başlar. Daha çok gerillanın başarısızlıklarının, dahası yöneticiliğin neden yetersiz kaldığı hemen her boyutu ile eleştiri masasına yatırılır. Militanlaşmada o denli üstün başarıları elde etmiş oluşumun komutanlıkta neden aynı başarıları sergileyemedikleri sorgulanır. Yazar askerliği bir sanat, komutanı da bu sanatta ustalaşmış kişi olarak tanımlar. Bu konuda yeteri kadar derinleşemediklerini itiraf eder. Bu konuda en büyük yetersizliklerin sınıf kökeni olarak köylülüğe dayanmalarının getirdiği sancılar olduğunu nihayet teslim eder. PKK tarihini yakından takip edenler veya bilenler, PKK´nin özellikle gerillanın orta sınıfa nasıl tahammülü olmadığını Öcalan’ın yazılarından ve çözümlemelerinden iyi bilirler. Diksiyonu iyi, metropolden katılmış diye katledilen, kaybedilen Kürt gençleri düşünüldüğünde Yazar Komutan burada tarihsel ve siyasal anlamda ciddi saptamalarda ama orta sınıfın zayıflatılması veya yok edilmesine dair gerçekleştirilen iç infazlara değinme zahmetine katlanmaz. Öcalan’ın başlı başına PKK´nin yüksel entelektüel dilinin kendi taraftarlarınca, parti üyelerince bile anlaşılması zor ve yüksek bir dildir. İdeoloji, felsefe, siyaset gibi konular köy kökenli komutanın dar ufkunu nasıl aşar, açar yazar bunu sorgular. Dar particiliği aşamayan, taktikte ve savaş sanatında başarılı olacak şekilde derinleşemeyen bir tecrübe gözlemleme birikimine sahiptir. Savaşın genellemelerle kazanılamayacağı, ideolojik politik performans ile savaşta komuta sanatının taktiği zenginleştirmesiyle başarılı olunacağı saptamalarında bulunur. Geçmiş dönemin komutanlarından örnekler vererek teori ile pratiğin bağının yeteri kadar anlaşılmadığını, PKK´nin ideolojisini almamış birinin yapacağı komutanlığın başarısızlığa mahkûm olduğunu açıklar. Hatta bu konudaki eleştirilerini bir rapor halinde daha 1997´de üstlerine sunduğunu yazar. Arzulanan komutanlaşmanın neden bir türlü gerçekleştirilemediğini nice kahramanlık örnekleriyle irdeleyen yazar, partileşememenin komutanlaşma üzerindeki etkilerini sorgular. Komutan yazar öyle bir tablo çizer ki sanki örgüte katılanlar veya çoktan katılmış olanlar ellerinde gelişmelerine dair bir imkân varmış da değerlendirememişler gibi garip tespitlerde bulunur. Oysa dünya âlem bilir ki PKK´de yukarıdan aşağıya verilen her emir veya talimat aynen yerine getirilir. Sorgulama, eleştiri ajan olmakla eşanlamlıdır. Buradan hareketle düşünmeyen, düşünce üretmeyen, sormayan ve sorgulamayan PKK´li tipini hareket kendisi yaratmıştır, bu konuda suçlu aranacaksa bizzat Öcalan eleştirilmelidir, önderlik denilen işleyişin buna izin vermeyen mekanizması ele alınıp eleştirilmelidir. Kendisine verilen emri nasıl istenirse öyle yapan, insiyatif sözcüğüne dahi yabancı, her anlamıyla köleliği ruhunun derinliklerinde taşıyan ezik, eline geçen ilk fırsatta içinde ve bilinçaltında biriktirdiklerini patlatan tiplemeler yaratmıştır. Özellikle PKK´ye sırtını dönmüşler derinlemesine incelendiğinde onlardaki bu sonu gelmez, dinmek bilmez nefretin kökünü bu davranışlara maruz kalmalarında aramak gerek. Komutan yazar yanlış istikametlerde yanlış tespitlerle anlatısına devam eder. Buna en sıradan örnek çizginin uygulanmadığı yanlış tespitidir, oysa tam tersi çizgi tam da istenildiği gibi uygulandığı içindir ana sorun. Teğet geçilir. Kimde var o cesaret kalın hatlarıyla belirlenmiş çizgiyi uygulamamak? PKK liberallerin, ılımlıların, baştansavmacıların partisi tarihi boyunca olmamıştır. Kalkıp böyle komutanın inisiyatif koyma özgürlüğü varmış, verilen taktik emir ve talimatların dışına çıkabileceği bir hareket alanı varmış gibi suçlamalarda bulunmak inandırıcı ve samimi değil. 

Ordulaşma sorunları ve Kürt klasik savaş tarzının etkileri, kahraman-komutan ilişkisi ve çelişkisi, gerillanın savaş biçimi ile klasik Kürt savaşçılığının karşılaştırılması, ısrarla yazarın önderlik çizgisinin yerel komutanlar aracılığıyla yerine getirilmeyip talimatların dışına çıkıldığını yine okuruz. Komutan bunun nedenlerini kendince irdelemeye çalışır. Kürdün tarihsel ve kültürel şekillenmesine bağlar neden böyle davranıldığını.

Asker yazarın tarihi belge niteliğindeki anlatısı, uluslararası komplonun öncesi ve sonraki süreçlerini de detaylıca ele alır. Türk generalleri yerli yerinde değerlendirip onların nasıl olup da bu denli soysuzca davranabilmelerini iyi anlayan ve analiz eden yazar, aynı eleştiri aynasını kendisine tutmaksızın o generallerin de asker olduğunu unutup, aynı kendisini yaptığı gibi resmi görüş ve ifadelerin isteseler de dışına çıkamayacaklarını unutur. Eleştirel okunduğunda her bölümde itiraz edilebilecek yanlar, yönler bulunur. Bu yöntem eseri daha bir okunur kılmış.

Murat Karayılan’ın yapıtı on bölümlük dev bir yakın tarih definesi. Son yarım yüzyılda on binlerce insanın hayatına mal olan bir savaşın gerilla cephesinden, dahası komutanlık cephesinden kendince anlatımı. Paşaların yazdıklarını da okuduk. Karşılaştırarak okumak ama eleştirel okumak en doğrusu. Savaşın her iki boyutunu anlamak isteyenler için bulunmaz bir kaynak. Geleceğin Kürt savaşçılarının sayısız deneyim, bilgi ve savaş deneyimleri ile tıka basa dopdolu bir zenginlik. Ne kadar eleştirel bakılırsa bakılsın, yiğidi öldürüp hakkını yememek gerek. Yok olmanın eşiğindeki bir halkı nasıl ayağa kaldıranların kurgusal değil birebir gerçek öyküsü. Murat Karayılan’ın “Bir Savaşın Anatomisi – Kürdistan’da askeri çizgi”si sayısız öykü, roman ve sanatsal yapıta ilham olacak tarihi gerçeklikleri bağrında taşıyor. Okumak bir görev, konuşmak, değerlendirmek, yorumlamak ahlaki bir sorumluluk.

Süleyman Deveci, 11.07.2017

 

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s