Roman: Süleyman Deveci / Tuzluçayırlılar (1)

Tuzluçayırlılar (1)

1. Kitap

1. Bölüm

tuzlucayirlilar-7.jpg

Ankara -Tuzluçayır’da doğdum ve faşistlerden ilk dayağımı yediğimde daha dört yaşındaydım. Savunma, Kadın, Direniş, Eğitim, Dayanışma, Kürtler, Uluslararası İlişkiler isimli ve benzeri sayısız komiteler mahallemizde yıllardan beri hemen her akşam toplanır, durum değerlendirmesi yapardı. Tam olarak bu yöntemler, bu metotlar ne zaman başladı şahsen bilmiyorum. Ama ben doğmadan önce başlamış olabilir. Biz ufaklıklar bu toplantıların değişmez müdavimlerindendik. Çocukluktan ergenliğe geçişimiz, gençleşmemiz, büyümemiz, bilinçlenmemiz, hatta ilk aşklarımızla tanışmalarımız hep bu toplantılarda oldu. Herkes bize, biz herkese epeydir alışmıştık. Yurdun ve dünyanın dört bir yanından haberler geliyordu. Bildiriler bu komite toplantılarında okunuyor, hemen her etkinlikte birileri birilerinin rapor, mektup, mesaj veya haberini okuyordu. Henüz o günlerde ortada ciddi bir radikal Kürt hareketi, Kürtlük adına ciddi bir örgütlenme veya yapılanma daha söz konusu bile değildi. Birkaç miting, yasal dergi ve dernek vardı. Bunların dışında bir şeyler varsa da sınırın öbür tarafındaydı, henüz Tuzluçayır’a kadar gelmemişti. Cumhurbaşkanının adı Cevdet Sunay’dı. Silvan ilçe merkezi, jandarma komutanlığına bağlı yarım düzine helikopter ile tam donanımlı birkaç bin jandarma ve komando, topçu keşif uçaklarının desteğiyle kuşatılmıştı. İlçedeki evler ve dükkânlar, sabah saat 04.00´ten, akşam saat 19.00´a kadar, didik didik arandı. Evlerinden çıkarılan halk, üç özel kampta toplatıldı. Zalim ve acımasız komandolar, köyün ileri gelenlerini köyün meydanında toplayarak onlardan silah istediler. İstediklerini elde edemeyince de büyük bir hayvan pisliği yığınını, altında silah bulunur diye akşama kadar kazdırttılar. Daha sonra köyün belli başlı kişilerini meydanda dipçiklediler, insanlara herkesin ortasında gözdağı vermek amacıyla saatlerce işkence yaptılar, aralarında komaya sokulanlar oldu. Orada yaşananlar, yani bu olup bitenler cumhurbaşkanlığına bir raporla bildirildi.

Benzeri uygulamalara Bismil halkı da şahit oldular. Bismil Merkeze bağlı Çekidiz köyünden Şeyhmus Esen ve oğlu, amcası Mehmet ve oğlu karşılıklı çırıl-çıplak soyundurularak karıları ve gelinlerine teshir edilmiş ve falakaya yatırıldılar. Düvel köyünden Dursun Yanardağ, oğluna yapılan işkenceye dayanamayarak oğlunun üzerine kapandı, bunun üzerine kendisi de dövüldü. Komaya giren bu vatandaş Diyarbakır Tıp Fakültesi hastanesine kaldırıldıktan birkaç gün sonra hayatını kaybetti. Cumhurun reisine sunulan raporda Midyat´a bağlı Arnas köyünde Hrıstiyanların zorla sünnet ettirildiği, Revşat köyünde ise köy imamının tenasül uzvuna ip bağlanarak köy içinde zorla dolaştırıldığı yer aldı. Savur ilçesi Barman köyünde firari Mehmet Çelik´in karısı ve kızı üç gün dağda dolaştırıldı. Gündik köyünde muhtar Mehmet Kile´nin yumurtalıklarına taş bağlanıp koşturuldu. Cafer Cin´in bir sürü dişi kırıldı. Cilin köyünde kadın ver erkekler soyularak karşılıklı bekletildiler. Deriş köyünde halk çevre köylere göçtü. Kavsar köyünde yapılan işkenceye dayanamayan Mahmut Öztaş öldü. Tizyan köyünde hamile bir kadın çocuğunu düşürdükten iki gün sonra öldü. Yine Dara köyünde oğluna yapılan işkenceye dayanamayan bir vatandaş kalp krizi geçirerek vefat etti.

Bütün bu işkenceler yetmişli yılların en başlarında olmaktaydı. O zaman Doğuda ne bir köylü ayaklanması, ne de şimdi resmi çevrelerin dediği gibi “terörist” vardı. Devlete karşı hemen hiç bir gözle görülür eylem gerçekleşmemişti. Kuşkusuz devlet raporlarına yansıyan bu olaylar buzdağının görünen kısmıydı. Gerçek bunların kat be kat fazlasıydı ve bunu Kürtlerle devrimcilerden iyi kimse bilemezdi. Devletin vermek istediği gözdağı yeni bir kuşağın, aydınlanmanın, uyanmanın, üzeri betonla örtülmüş kurtuluş umutlarının yeniden filizlenmesine yol açacaktı. Doğa ve toplum yasasıydı bu, zulmün olduğu yerde her daim direnenler de vardı ve olacaktı.

Yaşananın adına “milli zulüm” diyordu büyüklerimiz. Bu yapılanlara sessiz kalan Kürtlerin başkaldırmak yerine susmaları, olup bitenleri sineye çekmeleri, ses çıkarmamaları bir avuç Türk akademisyenini, birçok Kürdü ve devrimciyi rahatsız ediyor, bu suskunluk anlaşılmaya çalışılıyordu. Herkes kendince bu kaderciliğe anlamlar yüklüyor, kendi teorilerini ortaya atıyordu. Birçok komşu ve saftirik akraba, o hakaretleri ve zulümleri yapanların Türk olamayacağını söylüyorlardı. Çünkü Türkler Müslümandılar. Müslümanlar Müslümanlara eziyet etmez, zulmetmez, hakarete varacak davranışlarda bulunmazlardı. Kimse askerin halka zulmetmiş olabileceğine ihtimal vermiyordu. Olsa olsa yine polislerin işiydi bu zulüm, şanlı Türk askerinin değil. Bu konu, sonu gelmek bilmez sohbetlerde ve toplantılarda ilk defa gündeme gelmeye başladı. Akabinde de tartışmalar eskisinden de daha uzun ve çok boyutlu olmaya meyil etti. Bu olayın bizim evde günlerce konuşulduğunu ama biz çocuklar ortalıkta görülünce lafın değiştirildiğini, ya da hemen hiç anlamadığımız Kürtçeyle konuşmalara devam edildiğini söylemeden geçemem.

Biz çocukların “teorisyen abiler ve ablalar” dediklerimizden bir kısmı Kürtlerle ilgili ilginç saptamalar yapıyorlardı. Kürtlerin kendi aralarında aslında ne kadar da yiğit ve cesur olduklarının altını sürekli çiziyorlardı. Hele hele kan davası konusu çok meşhurdu. O kadar çok ele alınmıştı ki bu konu, biz çocuklar bile bazen birbirimize küstüğümüzde “artık kan davalımsın” diyorduk. Palabıyıklıların en palabıyıklısı biri, bir gün komiteyi sessizliğe boğdu. “Kendi arasında o kadar yiğit, o denli gözü kara babayiğit Kürtler neden bir çavuşun ya da onbaşının hatta sıradan erin karşısında bu denli silik ve korkaklar? Bunun adı şerefsizlik değil de nedir? Hani insan onuru, hani Kürtlerin onuru? Nerede?” diye sorular sorarak hepimizin içine utanç ve yanıtı zor verilecek soru tohumları ekti. Enbıyıklı Kürşat amca haklıydı. Adamın lafları hançer gibiydi, deldikçe daha çok kan fışkırtıyordu. “Biz Kürtler yaptığımız çoluk çocuğun sayısıyla övünmeyi iyi biliriz. Erkekliğimizin kanıtıdır sanki onlar. Hatta çoğu zaman isimlerini bile karıştırırız. Her yıl yeni bir çocuk. Böylesine erkekliğimize düşkünüzdür, poz vermesini, hava atmasını iyi biliriz. Ulan senin gözlerinin önünde karına, kızına, anana, bacına etmedik hakaret bırakmıyorlar, elinden erkekliğini, namusunu, onurunu almışlar sen farkında bile değilsin. Daha neyin erkekliğinden bahsediyorsun? Ben insanım diyenin içine siner mi böylesi uygulamalara sessiz kalmak? Falakanı ye, elektriğini al, bunlar iyileşir, ama kırılan ve kaybedilen onur, lekelenmiş şeref iyileşmez, geri düzelmez, ruhu, kalbi yaralı insan bir daha öyle kolay kolay iyileşmez.”

Yine komiteden devrimci bir abla, Sebahat aşağı yukarı aynı lafları ediyordu. Özel ordu birliklerinin Kürdistan’da Kürtlerin yerleşim alanlarında silah aramak bahanesiyle yöre halkına sürekli terör estirdiklerini, birçok köyün boşaltıldığını, buralarda yaşayanların korku ve tehditle bölgeyi terk etmeye zorlandıklarını, binlerce insanın batı illerine göçe mecbur edildiklerini anlattı durdu. Binali, Ufak Memduh, Nergiz, İsmail, Remzi, Adil, Ayten ben ve diğer sayısız arkadaşlar, kısaca hepimiz şoke oluyorduk dinlediklerimizden. Zulüm hiç bitmiyordu, aksine katmerleşerek daha da artıyordu. Devrimci abla Sebahat ülke nüfusunun yüzde yirmisinin yaşadığı Kürdistan bölgesinde (Doğu Anadolu demiyordu hiç, dikkatimizi çekmişti, sonraları bu konuyu da yine uzun uzun günlerce, haftalarca tartışacaklardı), ülke genelindeki fabrikaların yüzde üçü bile bulmaması sömürgeci politikaya açıklık kazandırmaktaydı. Ayrıca mevcut tarım makinalarının Kürdistan´daki yüzdesi beşi bulmuyordu, motorlu taşıt araçlarının ise ancak yüzde onu Kürdistan´daydı.

Devrimci Sebahat ablayı dinledikçe ne kadar cahil ve bilgisiz olduğumu görüyordum. Ben de en az onun kadar bilmek, öğrenmek, araştırmak, incelemek ve onun kadar büyüleyici konuşmak istiyordum. Boş laf ve gevezelik değil, bilgiyle, güçlü argümanlarla konuşabilmeyi bir an önce öğrenmeli, Nergiz´i bana aynen böyle baktırabilmeliydim. Kürtlere geri gelince borçlu ve küçük topraklı köylüler ağır borçların altından kalkamayınca çareyi kendi topraklarını ağalara satmakta buluyorlardı. İnsanlar bunun dışında mal gibi satılıyorlardı. Ortalama insan ömrü elliyi bile bulmuyordu. Sosyal gelişimin genel görüntüsü korkunç boyutlardaydı. Her yere polis ve jandarma karakolu yapılmıştı. Okul, hastane, sağlık ocağı, eczane sayısı gülünç rakamlardaydı. Hastalıklar o biçimdi. Çiçek salgını en yaygın olanıydı, bu hastalıktan ölen çocukların sayısı hiçte az değildi. Ölümcül olmayan, sayılmayan hastalıklardan dolayı bile insanlar ölüyorlardı. İnsanlar adeta devlet tarafından bilinçli bir şekilde ölüme terkedilmişlerdi. On bin nüfuslu kasabalarda bile tek bir doktor yoktu. Kızamık salgınında bir defasında yüz çocuk birden hayatlarını yitirmişlerdi. Yeni doğan her iki bebekten biri bir yıl dolmadan ölüyordu.

Sebahat abla bu uygulamaları sömürge olarak tanımladı. Sömürge lafını ilk defa çizgi romanların dışında ben o komite toplantısında duymuştum. Demek ki biz sömürülmüyorduk, doğudaki akrabalarımız sömürülüyordu. Biz başkentte yaşıyorduk. Devrimciydik. Tuzluçayırlıydık, sömürülmeye alim allah izin mizin vermezdik. Devletin sömürge politikaları bir tek bunlar değildi. Eğitim ve öğretimde de soykırımı uygulamaları gerçekleştiriliyordu. Ülkenin batısında okuma yazma oranı yarı yarıya iken, doğuda bu rakam yüzde yetmişlerden yukarıdaydı. Hem okul sayısı hem de öğretmen sayısı kasıtlı olarak, yani bilerek düşük tutuluyordu.

Kürtçenin yasak olduğunu yine ilk defa böylesi toplantıların birinde işitmiştim. Ebeveynlerimizin biz çocukların yanında neden konuşmadıklarını şimdi daha iyi anlıyordum. Başımıza bir iş gelmesinden korkuyorlardı. Sırf Kürtçe konuştukları için dayak yiyen, para cezası ödeyen akrabaların varlığından bahsediliyordu. Korku anne-babalarımızın ruhlarının derinliklerine işlemişti. İçlerinde Dersim Kıyamı’nı görenler, işitenler vardı. Tuzluçayır gibi kızıl ve özgür bir mahallede bile Kürtler Kürtçe konuşmaktan korkuyor, çekiniyor, ürküyorlardı. Biz çocuklar ise masumluğumuzu yitirecek okuldaki veli toplantılarına güzel ve iyi Türkçe konuşamayan annelerimizin değil de, daha iyi konuşabilen akrabaların gelmesini bekleyecek, onlardan, iyi konuşamamalarından dolayı utanacaktik. Biz Türkçe bilmeyen Kürt annelerinden, Kürtçe bilmeyip Türkçe öğrenen nesle dâhildik. Devlet Türkçe bilmeyen analara Kürtçeyi unutmuş çocuklar yetiştirme siyasetini başarıyla uyguluyordu. Başkentte, Tuzluçayır´da bunlar yaşanabiliyorsa, Kürt diyarında neler oluyordu kim bilir.

Laf eğitim ve öğretime gelince azpalabıyıklı bir ağbi toplantının birinde lafa bir yerlerinden bodoslama giriverdi. Onun zamanında öğretmen olduğunu biz çok sonra öğrenecektik. Kitap okumayı sevmeyi de işte bu Lütfü öğretmen ileride bizlere aşılayacaktı. Anlatmaya ara verip selam vermediği için özür diledi, sonra toplantıyı başlatana, daha sonra mahalleliye, en sonra da biz çocuklara onu dinlemeye geldiğimiz için teşekkür etti. Hayatımda aldığım ve geriye dönerek hatırlayabildiğim ilk teşekkür buydu. Bize en fazla saol ya da sağol yerine geçen solol deniliyordu. Teşekkürün burjuva bir kelime olabileceğine dair bir seferinde tartıştığımızı zar zor anımsıyorum. Herkes hoca diyordu adama. Ne sakalı vardı adamın, ne de namaz kepi.

Hoca da Kürdistan diyordu. İlkokula başlayan çocuklara zorla Türkçe öğretildiğinden bahsetti. O güne kadar sadece Kürtçe ile büyümüş çocukları zor günler bekliyordu. Kendi aramızda Kürtçe bilmediğimiz için çok şanslı olduğumuzu konuşurduk. Öğretmenlerin Türkçe konuşamayan çocukları dövmeleri çok normal diye aktardı. Kürt çocuklarının okuldan da, öğretmenden de, öğrenmekten de korktuklarını duygulu ses tonuyla anlattı. Okuldan atılanların sayısı hiçte az değildi. O öğrencilere gece yatarken ne kadar üzülmüştüm. Kafam biraz karışmıştı. Biz Kürt müydük, yoksa Türk mü? Okula başlarsam eğer ben de her sabah yemin edecek miydim? Türkçe hem de. O çocuklar, Kürtçe bilenler yani yeminlerini nasıl ediyorlardı peki, o ilk defa bize teşekkür eden Lütfü hocaya ilk fırsatta sormalıydım.

Ona boşuna “Hoca” demiyorlardı. Ne kadar da bilgiliydi. Çocukların karşılaştığı zorlukların dışında yöre halkının karşılaştığı insanlık dışı siyasi uygulamalardan o da uzun uzun bahsetti. Orada ismine “komando zulmü” denilen bir şeyler vardı. Adına “harekât” diyorlardı. Kürtlerin harekâtlardan bıktıklarını, korktuklarını, artık iyice bezdiklerini anlattı durdu. Devlet silah ve cephane aranması ve eşkıyaların takibini mazeret olarak göstererek halka gözdağı vermek, baskı uygulamak gibi amaçlarını komikçe gizlemeye çalışıyordu. Nasıl bir hayal kırıklığıydı işittiklerim anlatamam. Oysa ben büyüyünce komando olmak istiyordum. Onlar ise Kürtlere zulmediyorlardı. Haklının değil zalimin yanındaydılar. Onların da polisler gibi faşist hatta daha beter olduklarını o gece kavramıştım. Ben komando, asker, polis değil devrimci olacaktım. Hem kendim, hem Nergiz, hem Tuzluçayırlılar, hem de Kürtler için. Hoca’nın dediğine göre hükümet Iraklılarla görüşüp anlaşıp uzlaşmıştı. Kürtler ve onlara uygulanan ortak veya benzer sömürge politikaları konusunda mutabıktılar.

İsmail Beşikçi´nin ismini, “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adlı kitabını yazdığını, kısa adı DDKO olan Devrimci Doğu Kültür Ocakları olan kuruluşunun varlığını, yine kısa adı TİP olan Türkiye İşçi Partisi´ni, bu partinin milletvekili Mehmet Ali Aybar’ın meclis önergesini, Üniversite Asistanları Sendikası´nın bildirisini yine ilk defa bizim komite toplantılarında bizzat bu Hoca´dan duyduk. Kürt sorunu görmezden gelinecek bir mesele değildi. Devrimciler bu konuya yeteri kadar ve hak ettiği biçimi ile ilgi göstermiyorlar diye yakınıyordu. Asistanların Bildirisi daha sonra tarihe geçecekti. Hoca bildiriyi okudu. Ordu düpedüz tatbikat adı altında Kürdistan´da komando harekâtı başlatmıştı. Amaç Kürtlerin gelişmekte olan demokratik mücadelesini engellemek, Kürtleri sindirmek ve korkutmak, devrimcilerden ve devrimci fikirlerden soyutlamak, böylece Güney Kürdistan´da Barzani öncülüğünde gelişen silahlı mücadeleye sunulacak desteği ve gösterilecek sempatiyi bastırmaktı.

Harekât ile ilgili bilgiler ve şikâyetler toplantılarda da ele alındığı gibi ayyuka ulaştı. Zırhlı askeri araçlar ve helikopterlerle köyler, kasabalar, şehirler kuşatıldılar. Kürtlere kitleler halinde işkenceler ve insanlık dışı muameleler yapıldı. Zulüm emri ta yukarıdan verilmişti. Emir er ve subayları o yüzden daha gözü kara, daha yaman, Kürt köylüsüne karşı daha bir yiğittiler. Soysuz davranışlara sayısız örnek verilebilirdi. Hiç bir resmi şikâyet işleme konulmuyordu. Orduyu, askeri, komandoyu durdurabilecek herhangi bir kurum veya mekanizma yoktu. Asker demokrasisi, düpedüz faşizmdi bunun adı. Zamana en azından tanıklık olsun diye DDKO yöreye öbek öbek öğrenci gönderdi. Gözlemler, çalışmalar, tanık olunanlar kamuoyuna sunuldu.

Şansımıza DDKO´lu olup mahalleye misafir gelmiş bir devrimci,  Yoldaş İrfan abi bizim komitenin toplantılarının birinde olup bitenleri haftalar sonra bizzat anlattı. Başlatılan operasyonlarla özel askeri birlikler, önceden kararlaştırıldığı belli olacak biçimde özellikle Diyarbakır, Mardin, Siirt, Hakkâri yörelerinde girişerek eşkıya avı maskesi altında devam ettirdi. Silvan ve Batman´da yaşananlar basına kısmen yansıdı. Hele köylerde yaşananları kamuoyu bilmiyordu. Hemen her köy aynı saatte ve aynı şekilde basıldı, her köyde aynı işkence biçimleri uygulandı. Yöntem hep aynıydı, köyün etrafı motorlu araçlarla sarılmakta, helikopterlerle köyün üzerinde uçuşlar yapılmakta, köylülere hiç bir şey sorulmadan, dövülerek evlerinden alınmakta, belli alanlarda kadın ve erkek ayrı ayrı toplanmaktaydı. Kurulan bu seyyar karakollarda köylülere silah getirmeleri tembih ediliyor, silah olmadığını söyleyen köylüler falakaya yatırılıyor, yerlerde süründürülüp, koşturuluyor, birbirlerine bindirilmek suretiyle piramitler kurduruyorlardı, bunlarla da yetinilmeyerek köylüler çırılçıplak soyunduruluyor, kadınların mahrem yerlerine el atılıp, iğrenç muameleler yapılıyordu.

Yapılan bu işkenceleri dinlerken ebeveynlerimizin gözyaşlarını gizleyerek ağladıklarına tanık oldum. Mahalleli ne kadar da yufka yürekliydi. Kürt olmayanlar da ağlıyorlardı. Mahallede herkes Kürt değildi, Erzincanlılar, Gümüşhaneliler, Artvinliler de vardı. Sivas ve Çorumlular, Kayserililer, Yozgatlılar benim tanıyıp duyduklarımdı. DDKO´lu Yoldaş İrfan abi sanki onları daha fazla ağlatmak istercesine anlatıyor da anlatıyordu. Yapılan işkencelerde ölenlerin sayısı çok fazladır dedi. Çırılçıplak soyulan kadın ve erkeklerin üzerlerine su dökülerek, saatlerce kamçılanarak sehpalardan baş aşağı sallandırıldıklarını, yapılan işkenceler sonucunda intihara teşebbüs eden köylülerin olduğunu, bazen çıplak edilen erkeklerin tenasül uzuvlarına ip bağlanıp, kadınların eline verilerek, bütün köyü gezdirdiklerini anlattı. Yine çırılçıplak edilen kadınların köy içinde bütün bir gün boyu dolaştırılmaları olayına sık sık rastlanılmıştı. Yapılan baskıların birçoğunda köylülerden kadın istenmiş ve bunun için kadınlarını vermeyen köy halkı işkenceye tabi tutulmuştu. Ordu mensupları yetkili makamlara cumhurbaşkanı ilk sırada olmak üzere sırasıyla, generallere, devlete, anayasaya, başbakana küfürler edilmişti.

DDKO´lu, bir başka gün yine geleceğini, ama bu defa daha çok ispata dayanan daha detaylı bilgilerle hatta bulabilirse tanıklarla geleceğini söyleyince çığlıklar ayyuka çıktı. Bazı devrimciler buna itiraz ettiler. Ama Kürtlerin akrabaları, yani bizler daha baskın çıktık. Olup bitenleri en azından öğrenmeye hakkımız vardı. Sekter davranışlara, sınıf bilincinden yoksun düşmanlıklara mahallede ne izin vardı ne de taviz. Somut belgeler ve delillerle konuşulmalıydı, dedikodu ve iddialarla değil. DDKO´lu ağabey hoş gelmiş sefa gelmişti. Yine bekleyecektik. O gece hayatımın en uzun gecelerinden biriydi.

O gün fazla uzun sürmedi nihayet geldi, DDKO´lu Yoldaş İrfan ağabey yanında birkaç kişiyle, yöreyi ziyaret, inceleme ve rapor hazırlamak için oluşturulan heyette yer aldıkları anlaşılan devrimcilerle, komite toplantılarının birinde boy gösterdi. Ellerinde tomarla kâğıt, bir sürü dosya ve zarflar vardı. Gündem altüst oldu ama onlarca insan can kulağıyla dinlemeye başladı. Gerçekleşen olayların yani zulmün ancak DDKO´lular tarafından saptanabilenleri kamuoyu ile paylaşılmıştı. Onların girmedikleri daha nice köy, mezra, alan vardı. Oralarda olup bitenlerin de şahit olup tespit edilenlerden farklı olmadığının altını çizerek konuşmalarına başladılar. Diyarbakır- Silvan İlçe Merkezi Jandarma İkinci Kumandanlığına bağlı altı helikopter, iki motorlu araç, donatılmış dört bine yakın jandarma ve komando, ayrıca topçu keşif uçaklarının da desteği ile kuşatılmıştı. Hiçbir arama yetkisi olmadan; kimseye hiç bir şey sorulmadan, sabah saat 04.00´den, akşam saat 19.00´a kadar tam 15 saat ilçedeki evler ve dükkânlar didik didik edilerek aranmış ve halk, üç özel kampta tutularak işkence edilmişti.

Komşumuz Halil ağabey bağırarak, “yoldaşlar bunları daha önce de dinlemiştik, hep tekrar hep tekrar yahu. Hani yeni şeyler aktaracaktınız?” diyerek anlatılanlara maydanoz oldu. DDKO´lular onu duymazdan gelip devam ettiler. Silvan´ın Feridun mahallesinde Molla Mehdi ve amcası dövülmüş, savcılığa başvuran Molla Mehdi savcı tarafından kovulmuş, jandarma ve polisler tarafından nezarete atılarak sabaha dek işkence edilmişti. Bu vatandaş tüm bunlara rağmen bir daha korkusundan şikâyet edememişti. Silvanlı bir vatandaş olan Abdülkerim Ceylan olayın canlı tanığıydı. Dört bine yakın araç, altı helikopter ve keşif uçakları ile Silvan´ı sarmışlardı. Halk hiç bir şey sorulmadan evlerinden döverek çıkartılmak suretiyle, şehrin üç ayrı bölgesinde kurulan kamplara alındılar. Saatler süren işkencelerden sonra memur ve talebeleri bırakmışlardı. Geri kalan kadınlı erkekli vatandaşlara ise sabahtan akşama kadar insanlık dışı işkenceler yapıldı. Abdülkerim Ceylan, Nusret Bilici, Mahmut Okutucu adındaki vatandaşlar kaymakamlığa çıkarak, yapılanların yasa dışı olduğunu söyleyince, kaymakam, ağır hakaretlerde bulunarak kanundan anlamadıklarını, gidip istedikleri yere şikâyet edebileceklerini söyleyerek Abdülkerim Ceylan’ı nezarete aldırdı. Doğu’da devlet yoktu, varsa da söz konusu olan Kürtler olunca işlemiyordu besbelli.

DDKO´luların dikkatini birçok eşkıyayı besleyen ve tonla silahı olan soyguncu Adalet Partili ağaların evi ve bunların akrabalarının evlerinin aranmaması olmuştu. Ayrıca Silvan´ın bütün köyleri komando baskınına uğramış ve insanlık dışı muameleler edilmişti. Tabi ağaların köyleri dışında. Baskına uğrayan hemen her köyde işbirlikçi ağalar ve akrabaları hariç istisnasız ve aralıksız herkese işkence yapılmıştı. Soyulan halk kadınlı erkekli yerlerde süründürülmüş, yat-kalk talimleri yaptırılmış, falakaya yatırılmış, kadınların müstehcen yerlerine el atılmış, erkeklerin gözü önünde haysiyet kırıcı küfürler savurulmuştu. Yapılan işkenceler ne kadar da birbirlerine benziyorlardı. Yörenin adı farklı ama uygulamalar aynıydı.

Bismil  Merkeze bağlı Çekildiz köyünden Şehmus Esen ve oğlu, dayısı Reşit ve oğlu, amcası Mehmet ve oğlu, karşılıklı çırılçıplak soydurularak karıları ve gelinlerine teşhir edilmiş ve falakaya yatırılmışlardı. Bu muameleye dayanamayan Reşit adındaki vatandaş ise boynuna ip takarak intihara teşebbüs etmiş ama yarı ölü olarak kurtarılmıştır. Yine merkeze bağlı eski Çöltepe köyünden Abdülkerim Kaplan ve kardeşine üç saat özel olarak işkence yapılmış ve komaya sokulmuşlardı. Yine Kembelu köyünden Ramedan Ramazan, Nevzat Kaya, Hacı Yusuf ve isimlerini açıklamaktan çekinen diğer vatandaşlar, falakaya yatırıldıktan sonra ayaklarına su dökülerek dövülmüş ve bundan sonra zorla halaya tutuşturulmuşlardı. Aynı köyden, Ramedan adındaki köylüye yerdeki insan pisliği zorla yedirilmek istenmiş, köylü bunu yapmayınca bayıltılıncaya kadar dövülmüş ve vatandaş bir hafta komada kalmıştı. Köpekli köyünden Yusuf adlı vatandaşla iki çocuğu ve köy muhtarı benzer işkencelere tabi tutulmuş, hatta köy muhtarı üç sefer çırılçıplak soyularak kamçılanmıştı. Ayrıca Bismil´in diğer köylerinde de vatandaşlar, kendilerine işkence yapıldığı halde korkularından DDKO heyetine bir şey söyleyememişlerdi. Onlar dinleyip gideceklerdi, ama kendileri yine orada yaşayacak, yine askerin, komandonun vahşi zulmüne karşı yalnız ve savunmasız kalacaklardı.

Mahalleli bu defa gözyaşları akıtmak yerine pür dikkat usta anlatıcıyı dinledi. Halkı adeta büyüleyen anlatıcı, Diyarbakır merkeze bağlı Düvel köyünden Dursun Yanardağ’ın oğluna yapılan işkenceye dayanamayarak, oğlunun üzerine kapandığını, bunun üzerine kendisinin de dövüldüğünü aktardı. Kafasına vurulan dipçiklerle komaya giren bu vatandaş Diyarbakır Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılmış, dört gün sonra da ölmüştü, çocukları korkudan şikâyet etmemişler ve köyü terk etmişlerdi. “Kahrolsun Faşizm” sloganları atıldı. Birkaç defa da milletin şaşkın bakışları altında  “Bimri koleti biji Kürdistan” diye haykırıldı. Konuşmacı sanılandan da soğukkanlıydı. Mardin Mazıdağı’na bağlı Küfrak köyüne devlet güçleri işgalciler gibi girerek, köylülere yat-kalk talimleri yaptırarak, kadınların yanında kendilerine ve kadınlara haysiyet kırıcı küfürler etmişlerdi. İkinci bir baskında köylüler korkularından köyü terk etmişler ve bu kaçışta beş yaşındaki bir çocuk iki gün iki gece kırlarda kaybolmuştu. Köy imamının kırkbeş lirası çalınmış ve diğer il ve ilçelerin köylerinde yapıldığı gibi, burada da el fenerleri ve çakmaklar alınmıştı. Ayrıca Mazıdağı ilçesi Jandarma Kumandanı olan bir Üsteğmen her gece içki içerek köylere gidip kadın istemekte ve bir seferinde Küfrak köyünden bir köylüye kızını vermediği için işkence yapmış, bütün bunlara rağmen vermeyince kızarak bütün köylülere işkenceler yaptırmıştı. Yöre halkı onca ısrarlara rağmen bu konuda belli bir isim vermemişti.

Ara vermeksizin konuşmacı aktarmaya devam etti. Mardin Derik´in Sadan köyünde köylülere türlü işkencelerin akabinde, bundan böyle kadınların bir hafta askerlere ait olacakları hakaretinde bulunuldu. Revşat köyüne ise tam dokuz defa baskın yapılmış, her defasında köylülere yat-kalk-sürün talimleri yaptırılmış, takla attırılmış, koca taşlar çektirilmiş, çırılçıplak soyundurulmuşlardı. Çırılçıplak soyundurulan köy imamının tenasül uzvuna ip bağlanarak karısı tarafından köyün içinde zorla dolaştırılmıştı. Bu hadisenin üzüntüsünden köy imamı kayıplara karışmış, intihar ettiği tahmin edilmekteydi. Cumhuriyetin, devletin, Reisicumhurun bahtına düştük diyen köylülere, cumhuriyetin de, sizin de ananızı, avradınız sinkaf edim, şeklinde küfürler savurulmuştu. Hatta daha da onca küfürden sonra millete Barzani´nin uşakları olduklarını, kendilerini oradan kovuncaya kadar zulmedeceklerini pervasızca açıklamışlardı. Kime gidilirse gidilsin, kendilerinde öldürme emri olduklarını, kimsenin kendilerine mani olamayacağını söylemişlerdi.

Bu defa ses tonu daha etkileyici, kalın gözlüklü ama o da palabıyıklı bir DDKO´lu söz aldı. Mardin Midyat´ta komandolar tarafından ilçenin bütün köylerine baskınlar düzenlenmiş ve yöre halkına zulmedilmişti. Arnas köyünde Hristiyan olan vatandaşlar zorla yerlere atılmış, yine zorla sünnet edilmek istenmişti. Köy halkı çırılçıplak soyundurulmuş ve dini liderlerine hakaretler edilmişti. Narlıdere (Helag) köyünde Midyat Adalet Partisi ilçe başkanı Şehmus Çelebi´nin teşvikiyle partisinden olmayan köylere yapıldığı gibi bu köye de özel olarak baskınlar yapılmış, köylülere defalarca işkence edilmişti. Muhtar birçok defa falakaya yatırılmış ve köylülerin on beş tane tavuğu zorla gasp edilerek yenilmişti. Mardin Savur´un Barman köyünde, firari Mehmet Çelik´in karısı ve kızı komandolar tarafından üç gün dağda dolaştırıldıktan sonra, çırılçıplak soyundurularak bir gün de köyde dolaştırılmışlardı. Gundık köyünde halk beş saat bataklığın içinde tutulup, yat-kalk, sürün talimleri yaptırılmıştı. Cizre köyü muhtarı Mehmet Kile´nin yumurtalıklarına taş bağlanıp dört saat koşturulmuş ve yine aynı köyden Cafer Cin adlı şahsın altı tane dişi kırılmıştı. Cılin köyünde, köylülere sehpa kurdurularak kamçılanmış, kadınlarla beraber koşturulmuş ve bununla yetinilmeyerek kadın ve erkekler çırılçıplak soydurularak karşı karşıya bekletilmişlerdi. Valiye yakınmaya ve şikâyete giden halk ise valilikten kovulmuştu. Deriş köyünde yapılan işkenceden dolayı ikiyüzelli hanelik köy halkı etraf köylere göç etmişlerdi. Kavsar köyünde, dayaktan, hamile bir kadın çocuğunu düşürmüş ve iki gün sonra da kendisi ölmüştü. Halk, korkudan şikâyetçi olamamaktaydı. Dara köyünde bir vatandaş gözleri önünde oğluna yapılan işkencelerin acısına dayanamayarak kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.

Yine Siirt´in Eruh ilçesine bağlı Zıvıng köyünde, bütün köy halkı yerlerde süründürülmüş, taşlar taşıtılmış, birçoğu çırılçıplak soyundurulmuştu. Köy imamının cinsiyet organına ip bağlanmış ve karısının eline verilerek bütün köy dolaştırılmıştı. Sıve köyünde, meydanda köy halkına işkence yapılırken, kardeşine yapılan işkenceye dayanamayan gebe bir kadın kardeşinin üzerine kapanmış, bunun üzerine kadın da dövülmüştü. Kadın çocuğunu düşürmüş ve sonra da kendisi ölmüştü. Korkudan kimse şikâyetçi olamamış ve bu köyden yüz hane dayanmayarak Türkiye sınırlarını terk etmişti. Ayrıca İdil-Cizre arasındaki göçebelerin kadınlarının altınları, kahraman Türk askerlerince alınmış ve malları talan edilmişti. Demek ki bizim orduda, askerler de, komandolar da polisler gibi düpe düz faşistti. Bunu mahalleli ve ben bizzat DDKO´lulardan öğrenmiş oluyorduk. Bize okunan bu hazırlanmış raporlar devletin en tepedekilerine gönderilmişti. Yanıt ise kısa bir süre sonra yapılacak olan muhtırayla verildi. Bu demokratik kuruluşun yöneticilerinin önemli bir bölümü bir operasyonla gözaltına alınıp tutuklanarak zindanlara atıldı. O günlerde mahalleye gelen DDKO´luları bir daha görenimiz olmadı.

Benim dayak yeme olayım bu vakalardan çok önce oldu. Komşumuzun oğlu Binali ile birlikte onun Kartaltepe’deki amcasına yavru bir köpek götürecektik. Tuzluçayır´ın bildiğim, tanıdık sokaklarından geçip Kartaltepe’ye girdiğimizde, birden nereden geldikleri öyle hemen anlaşılmayan onlarca çocuk, genç ve yetişkin yolumuzu kestiler. ‚Ne arıyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, ne yapacaksınız, kimi ziyaret edeceksiniz?‘ gibi sorularla dolu sorgudan sonra, hiç bir cevap beklemeksizin iki tokat, üç tekmeyle ben, üç tokat ve bir tekmeyle yavru köpek, benden çok daha iri ve kıllı olan Binali de onlarca tekme, yumruk ve tokatla kendimizi amcası Kadir’in evine zor attık.

(Devam edecek)

Süleyman Deveci

https://devecisueleyman.wordpress.com/2018/04/07/roman-tuzlucayirlilar-1/

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s