Öykü: Süleyman Deveci / Devrimci

            Aradan onca yıl geçmiş dernek üyelerinin sayısında ne artma ne de azalma olmuştu. Sadece yüzler değişmiş, nesiller farklılaşmış, yaşlılar azalmış, gençler artmıştı. Biz kavga kaçkınları, gençler arasında adımız buydu, dönüp dolaşıp yine aynı yere gelmiştik. İçimizde bir sağlam Zafer çıkmıştı. Zafer her fırsatta devrimin propagandasını yapar, yurtiçi ve yurtdışı koşullarının arasında en küçük bir fark olmadığını, devrimin dünyanın her yerinde aynı koşullar altında oluştuğunu anlatırdı. Günümüz ve yaşadığımız koşullar devrim için bire bir, olgun ve doyurucu koşullardı. Ayrıca:

            “İşsizlik, eşitsizlik, zengin ile yoksul arasındaki uçurumun her geçen gün biraz daha artması, ayrımcılık ve ırkçılığın öldürücü gücü, emperyalistlerin yeni haritalar çizmeleri sonucu akıtılan milyonlarca insanın kanı, egemen medyanın dezenformasyon haberleri, internet sayesinde her insanın, her evin gittikçe daha çok kontrol altında tutulması, oluşan devrimci koşulların olgunluğuna  küçük ispattırlar. Sandikasız, örgütsüz çalışan göçmen işçilerin sayısı yerlilerinkinden farklıdır. On yılların yanlış politikası, devrimin arka cephesi, logistik merkezi, insan ve materyal kaynağı sakat anlayışı, yerini yavaş yavaş her yerde devrim, her yerde örgüt, parti, mücadele anlayışına bırakıyor.

            Kürtlerden Türkiyeli devrimcilerin öğrendikleri bir tek doğru vardır, mücadele edilmesi, yeri ve zamanı, geldiğinde inancın uğruna ölebilme cesareti. Adamlar korka korka nasılda yendiler korkuyu. Öldürüldüler bitmediler, köyleri yakıldı, yerlerinden yurtlarından edildiler, sürgünü hayat yaptılar, zindanları onlarla tıka basa doldurdular. Karşılığı ne oldu, daha çok direniş, daha fazla mücadele, bir bir özgürleşen Kürdistan parçaları. Irak, Suriye, sırada İran ve Türkiye. Bizim yerli burjuvalar artık geceleri yatamıyor gibiler!” derdi.

            Zafer’in tek kişilik tespitleri dernekte, kahvede, eş dost ziyaretlerinde nerede kalabalık bulursa orada siyasi nutuklara, örgütsel ajitelere dönüşüyordu. Dinlemeyi sevmezdi Zafer, o konuşma hastasıydı. Cahili cüheylayı, devrimden haberi olmayanları, devrimci klasiklerin yüzünü görmemişleri dinlemek zaman kaybıydı. Özel mülkiyetin her türüne karşı olunmadıkça, hayatın her anını devrimci propaganda ile doldurmadıkça insan sadece bir tür uğraşılarla kendini kandırır, bir kaç yıl içerisinde yanlış kullandığı devrimci enerjisini çarçur ederdi. Geriye eski tüfeklikten başka bir şey kalmaz, kaçış propagandasının reklamı yapılırdı.

            Ona göre bir devrimcinin bir ayağı örgütsel işlerde ama diğer ayağı kitlelerin yanında olmalıydı. Yürüyüşler, toplantılar, mitingler, yasal veya illegal bir araya gelmeler, kültürel, siyasal faaliyetler, hemen her türlü politik aktiviteler içerisinde olunmalı, oralardan devrimci bir ilham, kavga için kullanılacak vitamin, mücadele sevdası kendimize aşılanmalıydı. Ki ancak böylesi zırhlarla, kuşanmalarla üzerimize düşen ödev ve sorumlulukları yerine getirebilirdik.

            Avrupa’nın rahat, aşırı özgürlükçü, kontrolsuz ve disiplinsiz koşulları insanı tembelliğe itebilir, sakat anlayışlara bulanabilirdik. Örgütlerin en çok bölünmeleri yaşadığı sahaların yurtdışı olmasını, kavganın zorlukları, asıl yürütülmesi gereken muharebe alanlarına olan uzaklıkla açıklardı. Anlayışın değiştirilmesi, buraların da öylesi kavga alanları olduğunun bir an önce görülmesi gerektiğini diğer siyasi gruplarla yaptığı polemiklerde, siyasi tartışmalarda sık sık dile  getiriyordu.

            Devrimcinin işkenceden geçmişi ve direnmesini bilenler çekirdek kadroları oluşturmalıydı onun anlayışı doğrultusunda. Bir de çok uzun yıllar bu işlerin hamallığını gönüllü yapar, içeri girmiş çıkmış, bedel ödemiş insanlar. Ülkemiz yakın tarihinin hemen her örgüt üzerinde derin tahripkâr izleri olmasına rağmen, sayısız devrimci tecrübe de beraberinde yaşanmıştı. Örgüt adamı kimler olmalı, dayanılacak sınıflar, işçiler ile öğrenciler arasındaki ilişkiler, köylü taban ile uğraşması gerekenler, örgütsel içe dönük faaliyetler, legal alandakiler ile illegaldeki yoldaşların talimatlarla birbirlerinden ayrışmaları. Örgütün geleceğini, partinin çıkarlarının herşeyin, herkesin üstünde tutulması gerektiği gibi konulara kendi kendine olduğunda yazılı olarak kafa yorar, notlar alır, düşünceler üretirdi.

            Diğer Almancılar gibi her yaz tatile giderdi Zafer, parasının olup olmaması, çalışıp çalışmaması önemli değildi. Yılın devrimcisi faaliyetlerini rahatça yürütebileceği, en devrimci koşulların bu dönem olduğunu iddia ederdi. İzincilerin, Almancıların sürüler halinde yollara döküldüğü, sınır kapılarının en yoğun olduğu, getirilip götürülmesi gereken yoldaşların hareket ettirilebilmeleri için en uygun şartların olduğu zemindi böylesi günler.

devrimci.jpg

            Bir 1 Mayıs günü İstanbul’da yakalanmış, bir hafta eziyet görmüştü. Almancı olduğu için dövmüşler, diğer şüpheli örgüt mensupları gibi sorguya alınmamıştı. Kaba dayak, hakaretler, küfürleri işkence olarak saymıyordu. Bir hafta önce savcının önüne çıkartılmış ve hemen serbest bırakılmıştı. Koşulların olmadığı yere devletin görevlilerine devrimci propaganda yapmanın yersizliğini bilecek kadar profesyoneldi.

            Zafer yine de Türkiye dönüşünde kahramanlar gibi karşılandı. Yediği dayakların yarası çabuk kapandı. Az çok ilk tecrübe diyordu. 12 Eylül öncesi çocuktu ama sayısız yazılama, afiş asma, korsan gösteri, polis arabası taşlama, karakol kurşunlama gibi eylemlerde bulunmuştu. Darbe sonrası karşılaşılan yenilgi, durgun dönemde dahi boş durmamış, kendisini okumaya, yer altındaki insanlara mümkün olduğunca yardıma vermişti. Zaten kısa bir süre sonra da ailesinin Hamburg’a gelip yerleşmesiyle buralı olmuştu.

            O bir militandı, bunu çok iyi biliyordu. “Öyle koyun gibi, bir yerlerinden bir harekete bulaşmış, ölene kadar ona sadık olmasıyla övünen ama niçin ve neden inandığını, kavga ettiğini, neyi savunduğunu bilmeyen sığırlara hiç benzemem!” derdi. “Bir devrimci hepsinden, her şeyden önce niçin mücadele ettiğini bilmelidir!” der, bunu kendisine en yakın gördüğü harekette yapmasının doğallığını savunurdu. Kavgaya tesadüfen bulaşanlar olduğu gibi, kavga için doğmuş olanların, insanlardaki mevcut mücadele azminin ve hırsının törpülenip, beslenip büyütülebileceğini anlatırdı.

            Dernekte eğitim seminerleri verilmesine karşıydı. Ortalık ajan kaynıyordu. En radikal takılanlardan korkuyor, en durgun ve ağırbaşlıların en geri zekalılar olduğunu biliyordu. Yine de “devrim birden çok insanın yardımı, desteği, örgütlülüğü ve organizasyonuyla gerçekleşecektir, kavga saflarında her türden insan olacaktır!” derdi. O yüzden insanları seçmenin, onu bunu ayrıştırmaya çalışanın, kim iyi devrimci kim kötü diye elemenin yanlışlığını hep gündeme getirirdi.

            Devrimciler arasındaki şiddetin sıradan insanları değil siyasi belirli bir olgunluğa ulaşmış insanları dahi kavgadan soğuttuğuna şahit olmuştu. Devlet bölüp parçalamadığı hareketlere karşı böyle bir taktiği ustaca kullanıyordu. Bir iki ajan provokatör, iyi yer ve zamanda kullanıldığında koskoca örgütleri çökertebiliyordu. Ama halkın direniş güdülerini, haklı kavgasını sindirmek, ezmek, yok etmek mümkün değildi. Baskı ve sömürü oldukça, devam ettikçe direnenler her zaman var olacaklardı. Her türlü egemenlerin çıkarlarını koruyan tedbir yok edilmeye mahkumdu.

            Anadolu erkeğinin tipik özellikleri yoktu onda. Kalender, baba, efendi değildi o. Koyarım, sokarım, basarım demeyi, kalabalığın önünde küfür etmeyi devam ettirirdi. Halkın gerici duygularına zerre kadar önem vermez, onlara kavgayı ancak neden kavga edilmesi gerektiğini öğretebilirsen öğrenirler, şekilsel olarak yapay davranışlarımızla değil, derdi. İnançlarına karışılmamalıydı insanların, alay edilmemeliydi onların değerleriyle. Ama din hakkındaki görüşlerin tartışıldığı ortamda kendi savunduğu fikirleri söylemekte sakınca görmezdi.

            O bir devrimciydi, marksist leninistti, mao’yu da castro’yu da önemsiyordu. Devrimlerin neden geriye döndükleri hakkında kapsamlı araştırmaları örgüt içinde çekirdek bir birimin inceleyip örgüte sunmasını uzun yıllardır savunuyordu. Geçmişin derslerinden öğrenebilmek için bir birimin de örgütün tarihi ve arşiviyle meşgul olmasının doğruluğuna inanırdı. Bunların tehlikenin en az olduğu yerlerde, her türlü örgütsel faaliyetten uzak, daha çok akademik bir evrede, bir dekanın odasında olabilme ihtimali üzerinde duruyor, araştırma inceleme timlerinin oluşturulmasının yararlarını örgüt içi raporlarda ısrarla savunuyordu.

            Kültür ve sanat politikası olmayan her hareketin yenilmeye mahkum olduğunu, ressamı, heykeltraşı, şairi, öykücüsü, denemecisi, romancısı olmayan yapıların baştan yenilmeye mahkum olduklarını anlatıyordu. Dernekteki hemen her kültürel etkinliğin altında imzası vardı o yüzden. Sanatçıları ayarlar, toplantılar düzenler, yazarları, çizerleri çağırır ortalığın kültürle, sanatla, bilgiyle dolması için elinden geleni yapardı.

            Açık sözlü, sözünü gergin ve tartışmalı ortamdan esirgemeyen, kişisel değil daha çok zihinsel kavgaları seven Zafer, Hamburg’un devrimciler arasında en sevileniydi. Onu bir tek devrimciler değil geniş halk kitleleri de severlerdi. Üniversiteli gençler tanırlardı onu. İlticacıların dostuydu o. Kürtlerin ve Arapların hemen her yürüyüşünde yanlarındaydı. Afrikalılarla ilgili düzenlenen her eylemde görülürdü. Alman sol partisi içerisindeki Türkiyeli solcular bile tanırlardı onu. Onun kendileriyle beraber çalışmamasını onun köylülüğüne yorarlardı. Halbuki Zafer köy yüzü görmemiş, İstanbul’un varoşlarının birinde dünyaya gelmişti. O da onlara takılır, zengin memleketin zengin devrimcileri derdi. Yine de dostlukları sağlamdı ve siyasi temeller üzerinde oturmuştu.

            Zafer Hamburg’da kaç cami olduğunu, buralardaki görevli diyanet mensuplarını, konsolosluk çalışanlarının medeni durumlarını ve adreslerini, öğrenim bilgilerine kadar hepsini arşivleyip örgüte sunmuştu. 300’e yakın gizli servis görevlisinin yanı sıra 17 adet de Türkiyeli örgütlerden sorumlu Alman ajanlarının adlarını, adreslerini belirlemişti. Düşmanlar birbirlerini aslında çok iyi tanırlar derdi. Olası bir devrimci patlamada ilk bombalanması gereken yerler diye haritalar çıkartır, hedefler saptamak için zengin mahallelerde dolaşır, stratejik noktalar arardı. Benzer yöntemin örgütlü olunan her ilde, semtte, bölgede uygulanmasının teorilerini yapardı.

            Bir yaz tatilince Zafer cia’nın Almanlardan da elde ettikleri bilgiler doğrultusunda Türkiye emniyetine yakalatıldı. Gözaltında olduğu kabul edilmedi. Meşhur su işkencelerine karşı dahi direnen Zafer ölüm saatlerinin geldiğini, görevini fazlasıyla yerine getirdiğini anladı. İşkencecilerle alay etti. Konuş denilen ortamda konuşmadı. Ağzından tek kelime dahi alamadılar. İhtilalciler gibi direndi ve direnme geleneğinin mirasına sahip çıktı. İşkencecilerine yeri ve zamanı geldiğinde siyasi propaganda yaptı. Örgütünün neden var olduğunu, kendisinin kim olduğunu, neyi niçin savunduğunu, işkencecinin neden var olduğunu, kendilerinin ne anlama geldiklerini, yaptıkları görevle kime nasıl hizmet ettiklerini onlara anlattı.

            Emir yukarıdan gelmişti. Zafer bırakılmayacaktı. Hakkında senaryolar üretildi. Savcı yüzü görmeden olay halledilecekti. Emniyetin hemen her biriminden sorumlular sorgusuna katılmıştı, istihbarattan, askeriyeden, bir sürü değişik güvenlik biriminden sorumlular. Aylarca Zafer’den haber alamayan örgüt onun için büyük kampanyalar başlattı. Daha önceleri tespit edilmiş onlarca ajan, gizli servis görevlisi, emniyetçi, muhbir, istihbaratçı, polis, askeri görevli yurt içinde ve dışında cezalandırıldı.

            İstanbul, İzmir, Ankara’daki Amerikan ve Alman temsilciliklerine karşı silahlı radikal eylemlerde bombalar patlamaya başlayınca Zafer’in cesedi kimsesizler mezarlığında örgütün legal yayınının çıkartıldığı büroya yapılan ihbar sonucu ortaya çıktı.

            O bir devrimciydi. Hamburg’da yabancıların yoğun olduğu bir sokağa adı verildi. Zafer’in adı Türkiye devriminin yiğit direnişçileri arasına altın harflerle kazındı. Örgüt adamıydı, istediği gibi yaşadı, yine öyle, bir devrimciye yaraşır biçimde de öldü. Kavgası ve anısı mücadeleye örnek ve önder oldu. Adı birçok bebeğe verildi.

            Birkaç yıl sonra Alman polisi dahası Hamburg Emniyet Müdürlüğü düzenlediği bir basın toplantısıyla Zafer’in sanıldığı gibi Türkiye’ye kaçırılmadığını Stade’de herkesten gizli bir aşk yaşadığını, sevgilisinin uyuşturucu bağımlısı kardeşinin işlediği bir cinayet sonucu öldürüldüğünü delilleriyle kamuoyuna sundu. Yine de Zafer’in nezdinde ideal bir devrimci görmek isteyenler her yıl onu anmaya devam ettiler. Olayın cinayet kısmını kimseler karıştırmadı. Olaya Alman polisinin düzenlemek istediği bir komplo olarak yaklaşıldı.

 

Advertisements

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s